Ermenistan ile normalleşememenin kodları

Ermenistan ile normalleşmenin gerçekleşememesi "komşularla sıfır sorun" siyasetinin de tökezlemeye başlaması anlamına gelir.

Geçtiğimiz hafta 1915-1916 olaylarının 100. yıldönümü olması sebebiyle hem duygu ve öfke yüklü hem de siyasal olarak oldukça hareketli bir hafta yaşadık. Peki daha birkaç yıl önce gündemde olan Ermenistan ile normalleşme sürecine ne oldu? O dönemde her iki tarafta yeşeren umut ışıklarına ne oldu? 2008’de hazırlıkları ivme kazanıp 2009 yılında imzalanan tarihi protokoller vesilesiyle hakim olan iyimserlik nasıl oldu da yerini bugün yaşadığımız karamsarlığa bıraktı? O günlere hatırlamakta yarar var.
Öncelikle şunun altını çizmek lazım. Ermenistan ile imzalanan protokoller Türk diplomasisinin önemli başarılarından biridir. Her iki protokol de uzun bir süre müzakare edilmiştir. Protokoller iki ülke arasında yeni bir başlangıç yapılmasına yol açacak önemli birer diplomatik belgedir. Bu anlamda normalleşme sürecinin tamamlanamaması dış siyasetimiz açısından önemli bir kayıptır. Olumsuz sonuçlarını - geçen hafta en acı şekilde gördüğümüz üzere - halen yaşamaya devam ediyoruz.

Ermenistan ile normalleşme sürecinin en önemli aktörü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’dür. Hem dışişleri bakanlığı döneminde olsun hem de Cumhurbaşkanlığı'na geçtikten sonra çok yakından takip ettiği bir dosya olmuştur normalleşme. Gül ve dönemin dışişleri bakanları Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu bu konuda önemli gayretler sarf etmişlerdir.

Normalleşme süreci Türkiye’de “futbol diplomasisi” vasıtasıyla duyulmaya başlandığında bilinen geleneksel refleksler gösterilmiş sürecin Türkiye için ne denli stratejik öneme haiz olduğu anlaşılamamıştı. Ne var ki işin içinde olanlar protokollerin Türkiye için tarihi bir fırsat sunduğunu görüyorlardı. Ermenistan ile normalleşme hem Türkiye’nin komşuluk alanındaki nüfuzunun artmasına hem de tarihsel boyutu çok ağır olan bir meselenin çözümüne kapı aralayacaktı. Ermeni dışişleri bakanı Nalbandyan’ın imzaladığı metinde iki ikili ilişkilerin “tarihi boyutunu ele alan bir komisyon” kurulması dahil önemli maddeler mevcuttu. Tabii ki Ermeni tarafı için en önemli konu sınırın açılmasıydı. Fakat esas olarak Ermenistan ile diplomatik ilişkilerin tekrar tesis edilmesi Türkiye’nin bölgedeki yükselişini konsolide edecek, özellikle tarihsel boyut sebebiyle uluslararası konumumuz için oldukça önemli bir açılım sağlayacaktı.

Reel stratejik düzlemde ise normalleşme sürecinin bizim açımızdan önemli sonuçları olacaktı. Süreç tamamlanabilseydi Güney Kafkasya bölgesi tamamı ile Türkiye ile entegre olacak, bölgede Türkiye’nin ağırlığı önemli oranda artacaktı. Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan ekonomileri doğal olarak Türkiye pazarına bakacaktı. Ulaşım ve lojistik olarak bu ekonomiler o günlerde bölgenin dinamosu olan Türkiye’ye yönelecekti. Bölge büyük oranda Türkiye’nin arka bahçesi haline gelecekti. Bu yeni durumun kaybedeni Moskova olacaktı.

Ruslar protokollerin kendi çıkarlarına olmadığını çabuk anladı. Türk-Ermeni sınırının açılmasının Güney Kafkasya’nın Moskova’nın elinden kaymasına sebep olacağını gördü ve normalleşmenin sabote edilmesi için elinden geleni yaptı. Ruslar sürecin erken aşamalarında normalleşmenin olabileceğine pek inanmayan Aliyev’e görüşmelerle ilgili ikaz sinyalleri yolladı. Süreç boyunca Bakü’yü olup bitenden haberdar ettiler ve en önemlisi Ermenilerden aldıkları protokol taslaklarını Azerilere servis ettiler. Amaç Aliyev’i hareketlendirip Ankara’ya karşı baskı uygulatmaktı. Bunda da başarılı oldular. Bakü Türkiye’deki etki unsurlarını harekete geçirdi. Böylelikle Ankara ve Erivan arasında devam eden ikili bir sürece Azeri tarafı doğrudan müdahil oldu. Azeri etkisindeki köşe yazarları hükümeti topa tutmaya başladı. Enerji meselesi üzerinden tehditler gelmeye başladı. En sonunda da son yılların en başarılı kamu algısını şekillendirme operasyonuna imza atıldı. İçlerinde ağzı laf yapan bazı kadın milletvekileri dahil bir grup Azeri milletvekili Türkiye’ye yollanıp kanal kanal dolaştırıldı. Ana muhalefet partisinin grup toplantısı dahil olmak üzere birçok yerde dramatik şovlar eşliğinde milletvekilleri konuşturulup protokollere karşı bir hava estirildi. Türkiye’de gündemin bu denli kolay değiştirilebilmesi gerçeği halen bir milli güvenlik sorunu olmaya devam etmektedir.

Azeri baskısı sonuç verdi. Erdoğan Türk kamuoyundaki hassasiyeti lehine manipüle eden Bakü’ye boyun eğdi. 13 Mayıs 2009’da Aliyev’le iki saat başbaşa görüştü. O görüşmede zabıt tutulmadı. Yani ne konuşulduğu bilinmiyor. Bilinen ise Erdoğan’ın oradan çıkıp Azeri Parlamentosu’nda normalleşmeyi bitiren o ünlü konuşmayı yaptığıdır. Ne Cumhurbaşkanı Gül ne de dışişleri bakanı Davutoğlu ile istişare edilmeden yapılan bu konuşma tam bir şok etkisi yarattı. Erdoğan Karabağ işgali bitmeden sınırlar açılamaz diyerek çıtayı öyle bir yere koydu ki o saatten sonra olanların esasında pek bir önemi kalmadı. Süreç o konuşmayla bitmişti. Takip eden aylarda fiilen biten süreç devam ettirilmeye çalışılsa da normalleşme gerçekleşemedi. Erdoğan’ın normalleşmeyi bu şekilde bitirmesi şüphesiz bu sürece çok emek veren Gül, Davutoğlu ve dışişleri bürokrasisinde hayal kırıklığı yarattı. Özellikle Gül bu sürece çok önem vermiş ve normalleşmenin tamamlanamamasına çok üzülmüştü.

Ermenistan ile normalleşmenin gerçekleşememesi “komşularla sıfır sorun” siyasetinin de tökezlemeye başlaması anlamına gelir.

Bir yıl sonra Mavi Marmara olayı ve BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a uygulanacak yaptırımlara hayır oyu vermemiz ile birlikte dış siyasette sorunlar büyür. Bir yıl sonra ise Arap Uyanışı’nın Suriye’ye sıçramasıyla birlikte izlenen siyaset bizi halen içinden çıkamadığımız sıkıntılı yola sokar.

Ermenistan ile normalleşmek ve Karabağ’da çözüm bulmak mümkündü. Ne Moskova, ne Bakü, ne de diaspora istemedi.

Yazık oldu...