Kimdur devlet yaw?

Bu ülkenin doğasının ve yeşilinin ırzına geçilmeye devam ediyor. Yarınlara beton yığınlarından, içinde yaşanılmaz şehirlerden başka bir şey bırakmamaya kararlı görünüyor bu güruh.

Rize’nin Samistal ile Kavrun yaylalarının birleştirilmesini ön gören Yeşil Yol çalışmasına baş kaldırarak bir anda Türkiye’ye mal olan Havva Ana Gezi’den bu yana yeşil konusunda hassaslaşan kamuoyunun gündemine oturuverdi. Kameralara “kimdur devlet yaw? Devlet bizum sayemizde devlettur…” diyerek esasında siyaset felsefesinin en temel konularından birine dokunduğunun farkında mıydı bilmiyorum ama toplumun dert edindiği bir konuya parmak bastığı konusunda şüphe yok.

Rize valisinin kadıncağıza çapulcu demesi Gezi çağrışımları yaptığından konu tekrar iki yıl önceki tarihi protestolara geldi. Öyle gözüküyor ki iktidarın türküsünü söyleyen resmi ve partizan ağızlar halen Gezi’yi aşağılamakta ve terörize etmekte ısrar etmekteler. Konuyu anlamadıkları, ne doğaya ne de yeşile ilişkin herhangi bir hassasiyetlerinin olmadığını bir kez daha teyit ettiler. Ne var ki, bu sefer sert kayaya çarptılar ve kararlı bir Karadeniz kadını karşısında bütün klişe ve önyargıları yıkıldığından sesleri pek hızlı kesildi. Yalnız orada konu henüz bitmedi. Taktiksel bir çalışmaları durdurma kararı var. İlk fırsatta tekrar greyder ve dozerler mesai yaparsa şaşmamak lazım.

Her ne kadar Havva Ana’nın ikonik yükselişi hafızalarda hoş bir seda bıraksa da bu hafta doğaya ve yeşile olan saldırılar sadece Rize yayları ile sınırlı değildi. Emirgan’daki MADO’nun önündeki ağaçları acımadan kesenlerle İstanbul’un binasız kalmış yerlerine rezidans kondurmak için vinçlerini sıralayanlar aynı iştahla betonlarını atmaya devam ediyorlardı. Ankara’da Çayyolu – İncek hattında 30 katlı binalara imar izni vererek bu bölgenin de ırzına geçen Melih Gökçek üzerine düşeni yapmaktan geri kalmıyordu. O bölgedeki projelerin hangi şirketler ve hangi ortaklıklarla yapıldığına bir göz atarsanız fotograf oldukça net bir şekilde ortaya çıkıyor. Bunlar sadece bizim bildiğimiz veya hasbelkader medyadan öğrendiğimiz projeler. Yoksa Gezi’den bu yana şehirlerimizi bir beton yığınına çevirmeye kararlı rant hamleleri hamdolsun bütün hızıyla devam ediyor. Bazı yerlerde ağaçları gece kesiyorlar, bazı yerlerde yüksek paravanlarla inşaat alanı kapatılarak içeride ne olup bittiğinin görülmesi engelleniyor. Sonuç olarak yurdun az da olsa kalan doğasının adım adım, parsel parsel katledildiği tarihi yağma devam ediyor. Siz bu satırları okurken kimbilir hangi köşede onyıllardır boy atmış, nice kışlar nice yazlar geçirmiş oksijen yuvaları bir bir elektrikli testereye kurban gidiyor.

Uzun lafın kısası bu ülkenin doğasının ve yeşilinin ırzına geçilmeye devam ediyor. Yarınlara beton yığınlarından, içinde yaşanılmaz şehirlerden başka bir şey bırakmamaya kararlı görünüyor bu güruh. Başbakan Davutoğlu daha bu ay İstanbul’un “şeytani bir yaklaşımla tarumar edildiğini” söyleyip topu moderniteye atmış. Hmmm... Demek modernite yapmış bu çirkinlikleri.... İstanbul’un son 21 yıldır kimin idaresinde olduğunu nedense unutuvermiş. Canı sağolsun. Modernite yapmıştır tabii ki...    

Gelelim devlet, halk ve meşruiyet tartışmasına. Havva Ana’nın söyledikleri tam ta liberal söylemin göbeğine oturmuş. Liberaller devlete kuşkuyla bakar. Küçük devletin iyi olduğunu düşünür. Devlet dediğimiz – ve bize hizmet etmek dışında bir misyonu olmaması gereken – aygıtın meşruiyetini halkın iradesinden aldığını söyler. Liberal demokrat yönetimlerde idare yapacağı projeleri o yörenin insanı ile konuşur, itirazlarını dikkate alır. Projeden etkilenen insanlara rağmen iş yapmaz. Toprak, yurt, nehir, göl, çay, yayla belirli bir süre için seçilmiş insanların tapulu malı değildir. 

O yüzden daha uzun süre bunu söyleyeceğiz:

Kimdur devlet yaw?