Safımızı tekrar belli ederken

Berlin'de dolaşırken bir binanın yan duvarında Einstein'ın şu sözünü gördüm: "Hakikat ve adalet söz konusu olduğunda küçük veya büyük mesele ayrımı yapılamaz."

1 Kasım’da alınan seçim sonucundan sonra bazı akrabalarım ve arkadaşlarım “ya bu kadar eleştirme” mealinde telkinlerde bulundular. Öyle demiyorlar ama Ertuğrul Özkök’ün seçim gecesi CNN ekranında yaptığı gibi nedamet getirmemiz iyi olurmuş. Bundan sonra 17-25 Aralık’ı konuşmamak lazımmış. Hem artan otoriterleşme bu topraklara has bir özellikmiş. Belki Tayyip Erdoğan insafa gelirmiş ve bizleri de tolere edermiş. Bu eğilimi seçimden bu yana birçok yerde görüyorum. Peki nedir bu sakat anlayışın arkasındaki mantık? Efendim AK Parti 49.4 ile seçim kazandı bu yüzden artık yolsuzluktan, hırsızlıktan bahsetmek doğru olmaz. Otoriterleşmeden, anayasanın alenen çiğnenmesinden, hak ve hukukun yerlerde sürünmesinden dem vurmak pek de uygun olmaz. Yani bizim buralarda herhangi bir ahlaki veya etik referans yoktur, güç kimdeyse o haklıdır mealine gelebilecek bir anlayıştan bahsediyoruz. Vallahi herkes kendinden sorumlu ama bizim için belli doğru ve yanlışlar var. Belirli değerler var. Bu değerler de seçim kazanmak veya kaybetmekle değişmiyor. İktidar seçim sandığını işlediği günahların aklandığı bir mekanizma olarak görüyor ama bizim nazarımızda öyle değil.  

Dün akşam epeydir bize çökeceği müjdesi pompalanan Batı medeniyetinin güzide bir şehri olan Berlin’de dolaşırken bir binanın yan duvarında Einstein’ın şu sözünü gördüm: “Hakikat ve adalet söz konusu olduğunda küçük veya büyük mesele ayrımı yapılamaz.” Oldukça düşündürücü ve anlamlı. Alman’ın tesis ettiği medeniyete baktığın zaman belirli bir ahlak anlayışının oturduğunu görebiliyorsunuz. Peki bizde neden olmuyor? Eğer Ersin Kalaycıoğlu’nun ifade ettiği gibi yeteri kadar büyük bir orta sınıfın olmaması sebebiyle hak ve hukuk talebi yerine kent yoksullarının iş ve aş talepleri öne çıkıyorsa o zaman daha uzun vadeli bir mücadeleden bahsediyoruz. Şüphesiz ki bunun üzerinde düşünmek gerek. Ne var ki, 30 Mart yerel seçiminde Mansur Yavaş gibi bir adayın Ankara’da kent yoksullarından da oy alabildiğini ve pek ala seçim kazanılabilineceğini de hatırlatmak lazım. Mansur Yavaş profilinde düzinelerce insan var siyasetin içinde ama hepsi bir taraflara dağılmış bir halde. O zaman bu hukuksuz, huzursuz ve yozlaşmış düzene karşı olanların ödevi sağ-sol demeden bu profildeki insanları biraraya getiren bir merkez hareketini vücuda getirmektir. Fakat burada büyük fotografı görmekten aciz, ön yargılarla dolu siyasal duruş ve kalıpların büyük bir engel teşkil ettiğini görmemiz lazım. Maalesef, bu önyargılı duruşlar hem Cumhuriyet’in kurucu kazanımlarını hem de normal bir demokrasi olma yolunda ihtiyaç duyduğumuz temel hak ve hürriyetleri, çoğulculuğu ve ulusal birliğimizi tehdit ediyor. O yüzden bu önyargılardan kurtulmak gerek çünkü mesele çok daha büyük.  

Ne bu memleketten çekip gitmek çözüm, ne de bu işleri bırakacağım diyerek küsüp gitmek. Türkiye hep zor bir ülke oldu. Bu günlerde özellikle zor. Bu işlere kafa yoranların, aktif siyasette olanların, yandan seyredenlerin, acaba beni kaale alırlar mı diye düşünen gençlerin, hepimizin önünde büyük bir sorumluluk var.

Manastırlı İsmail Hakkı Efendi geçen yüzyılın başında özellikle Ayasofya Camii’nde verdiği ateşli vaazlarıyla tanınan önemli bir din adamıydı. Onun pek sevdiğim bir sözü vardır: “Doğruya doğru, eğriye eğri demeye devam edeceğiz...”

Ben safımı tekrar belli edeyim de ahali ne düşünürse düşünsün.