Ağacı arayan Rousseau taşı...

Rousseau, bir ağacın önünde durur. Kendi kendine, "Eğer bu taşı ağaca isabet ettirirsem...

Rousseau, bir ağacın önünde durur. Kendi kendine, “Eğer bu taşı ağaca isabet ettirirsem, bundan sonra yaşamımda her şey iyi gidecek” der. Taşı atar ve ıskalar. “Bu sayılmaz” diyerek, bir başka taş  alır ve ağaca da birkaç metre daha yaklaşır. Yine ıskalar. ‘Bu da sayılmaz’ deyip birkaç metre daha yaklaşır. Yine ıskalar. “Bu da sayılmaz” deyip biraz biraz daha yaklaşır ağaca, yeni bir taş alır. Yine ıskalar.
“Bu, son alıştırma atışıydı, asıl atış bundan sonraki” der. Ama işi garantiye almak için ağacın yanına gider, hedefin tam karşısına geçer. Aralarında otuz santimden az vardır, elini uzatsa dokunacaktır. Sonra taşı var gücüyle kütüğe indirir. “Başardım” der, “Başardım”. “Bu andan itibaren, yaşamım eskisinden daha iyi olacak!”
Buraya kadar yazdıklarım, Paul Auster’in ‘Şans Müziği’nden alıntı. Hiçbirimiz Rousseau olmasak da, hayatta bu şekliyle epeyce ‘Rousseau’luk yapmışızdır ve yapmaya devam ediyoruz; hiç kuşkum yok. Zira insan kendisini hem zanlı, hem savcı, hem hâkim yaptığında ipe gittiği nadir görülen bir durum. Ve Rusların atasözüyle “En son umut ölür”.
Bu ülkede, bu şehirde ‘buralı’ olmayan, ama memlekete gidince artık tam olarak ‘oralı’ da olmadığını anlayan bizlerin çoğu, bir duvar saatinin sarkacı gibi yaşıyoruz. Bir oraya, bir buraya... Uçtan uca savrularak. Yara almaya çok müsait bir yerdeyiz. Ve kendi yaralarını kendileri saramayanlar kolay mikrop kapıyor, hayatları kangrene dönüşebiliyor.
Hikâye genelde hep aynı şekilde başlıyor: “Birkaç yıllığına Moskova’ya gitmek...” Ya bir iki yılda “Harç bitti, inşaat paydon” diyecek bir şantiyeye geliniyor... Ya kariyere cila, keseye bereket katacak bir kaç yıllık ‘profesyonel askerlik’ uğruna Moskova’ya ‘katlanmak’ göze alınıyor... O birkaç yıl gerçekten zor, ama çok hızlı geçiyor. Bu memleketin temposu baş döndürüyor. Dökülenler zaten o ara dökülüyor. Kimisi aileden, kimisi Rusya’dan vazgeçiyor.
Ama çoğunluk dönüp gideceği yere bakıp daha da iç karartan bir manzara görünce “Neme lazım, burası içgüveysiden hallice” deyip, kafasındaki ‘bir kaç’ yıllık vadeyi uzatıyor. Hem de o birkaç yılda bilenmiş, öğrenmiş, çözmüş, gözleri açılmış, dillenmiş, fırsatları görmüş halde, “Eziyetini çektim, tam sefa sürecek zamanda hiç bırakıp da gidilir mi? Çeşme akarken testiyi doldurmaya bakayım” deyip yarı gönülsüz de olsa kalıyor buralarda. Ne oralı, ne buralı olarak. “Gitmek mi zor, kalmak mı zor” şarkısını her daim terennüm ederek.
Hayat isteyerek ya da mecburen tencerede pişen kurbağaya dönüyor. Kaynar suya atılan kurbağanın can havliyle sıçrayıp kaçması, ocağa konan soğuk su ısınırken içinde yavaş yavaş gevşeyen kurbağanın ise artık kaynama anında kaçmak istediğinde sıçrayacak takati kalmaması misali...
Ama mecburiyetten, ama kendi rızasıyla dönüp gidenlerden de iki grup çıkıyor: Kimisi, birkaç ay geçip havasıyla, suyuyla, etrafını çevreleyen ailesi ve dostlarıyla, servis kalitesiyle ‘daha yaşanılır’ bir hayata gözünü açtığında, burada geçirdiği ‘ekstra’ yıllara yanıyor. Kimisi dertlerini, mutsuzluğunu sırtında götürdüğü için bir zaman sonra orada da karabasanlarla uyanıyor; nerede sıtmayı nerede ölümü bıraktığını sorup duruyor.
İşte ‘gitmek-kalmak’ hesaplaşmasında, o kritik dönemeçte git-geller çoğalmaya başlayınca, herkes kurtuluşu kendince bir Rousseau oyunu oynamakta buluyor. Çoğuna kalbi ‘Git’, aklı ‘Kal’ diyor. Alıyor taşı eline, uzaktan ağaca savururken, “Sözüm söz; vurusam kalırım, vuramazsam giderim” diyor. Epeyce bir taşı karavana atarak ağaca yaklaşıyor. Yaklaşıyor. Yaklaşıyor. Bu hikâyenin sonu malum.