Çankaya-Kremlin hattı işlemiyor

Kim okur, kim önemser, kim üstüne alınır bilmiyorum ama, ben vebal boynumda kalmasın diye yazıyorum...

Kim okur, kim önemser, kim üstüne alınır bilmiyorum ama, ben vebal boynumda kalmasın diye yazıyorum:
İnanması zor ama Rusya Federasyonu ile Türkiye Cumhuriyeti arasında bugüne dek devlet başkanları düzeyinde bir kez bile resmi ziyaret yapılmadı. 'Ne var bunda? Çok mu mühim?' demeyin. Rusya, Türkiye'nin son zamanda en önemli ticaret partneri. Doğalgazdan turizme, inşaattan dış ticarete geniş bir yelpazede iş yapıyoruz. Rusya'da 1 milyar doları bulan yatırımımız var. 1994 krizi dahil, bitkisel hayata her girişinde Türk ekonomisi için Rusya 'serum' oldu, müthiş bir pazar olarak önümüze sonsuz imkânlar açtı. Son krizden çıkışı Rusya'yla ticarette arıyoruz. O yüzden, üst düzey bir ziyaret, siyasi ilişkileri de roketler ve işadamlarına moral verirdi.
Etrafınıza bir bakın; dünya ekonomisi krizdeyken, kanat takıp uçan tek ekonomi Rusya'da. Bu pastadan daha çok pay almak için, tüm liderler Moskova'yı 'su yolu' yaptı. Kremlin hemen her hafta birkaç üst düzey konuğu ağırlıyor.
Oysa bizim 11 yıllık ortak geçmişimiz 'dolaylı temas'lardan ibaret; 1997'de Demirel KEİ zirvesi için gelmiş Moskova'ya. Yeltsin de 1999'da İstanbul'a, AGİT zirvesine günübirliğine gitmiş. Sezer ile Putin bir kez New York'ta, bir kez de Almatı'da uluslararası toplantı arası birkaç dakika görüşmüşler, hepsi o kadar. En son üst düzey ziyareti, iki yıl önce Rus başbakanı Kasyanov yapmış.
Bu sonbahardan umutluyduk. Sözde, Mavi Akım boru hattı tamamlanacaktı, açılışına Putin gidecekti, ilişkilerde yepyeni bir sayfa açılacaktı... Ama bu ziyaret de Türkiye'deki siyasi belirsizliğe kurban gitti. Seçim kararı, geziyi rafa kaldırdı.
Aslında diplomasinin eski dar kalıpları yok artık. Kırmızı halılı, bando-mızıkalı, kravatlı, asık suratlı zirveler önemini yitiriyor. Putin bu yaz Karadeniz kıyısında, Soçi'deki yazlığında onlarca devlet başkanını kravatsız ağırladı. Hafta sonu uçağa atlayıp bir çay içimlik Soçi'ye gelen dünya liderleri, sıcak mesajlar, samimi fotoğraflar bıraktı. Biz onlara kıskançlıkla baktık. 'Sezer günübirliğine Karadeniz'i geçip komşuya çaya gelemez miydi? Putin de iade ziyaretle Trabzon'a hamsi yemeye gitmez miydi?' diye hayıflandık. Bu 'temassızlık hali'ne aklımız ermedi.
Birisi çıkıp ne olduğunu anlatsın bizlere. 'Soğuk savaş' bitti,
'soğuk barış' mı başladı yoksa? ABD'den İran'a, Fransa'dan Kuzey Kore'ye kadar tüm dünya Rusya ile canciğer kuzu sarması oldu, bizim derdimiz nedir Allah aşkına?
48 saatlik bir düş
Yılın ilk 'harbi' karı düşmüştü Moskova'ya.
Ortalık beyazdı. Sabahın yedisinde hava, eksi ile artı arasında kararsız kalmış, civa tam sıfırda durmuştu. Fena halde üşüyorduk. Havaalanı
yolunda radyodan 'ajansı' dinliyorduk. Uykulu bir ses, sokakta sabahlayan sekiz evsiz ve sarhoşun donarak öldüğünü haber veriyordu.
Tam üç saat geçti. Göçmen kuşlar gibi kuzeyden güneye uçtuk, uçtuk! Antalya'ya konduğumuzda termometre 28 dereceyi bulmuştu. Güneş
tepemizde parıldıyordu. Konyaaltı'nda denizden kulaç sesleri, şen kahkahalar yükseliyordu.
Çıralı'ya doğru asfaltta uçarken, 'Neler oluyor bize?' diyen şarkıya tempo tutuyorduk. Ufukla birleşen denizde kulaç attık, akşam Rus gazeteci dostlarla hayattan, aşktan, kadınlardan, Sovyet devrinde çocukların nefret ettiği bir öksürük şurubunu hatırlattığı için Rusların rakıyı sevemediklerinden filan konuştuk.
48 saat geçti. 'Mecburiyet seferi' ile bu kez güneyden kuzeye uçtuk, uçtuk... Uçağın tekerlekleri yere değerken, tişörtlerin üstüne yün kazaklar giyilmeye başlandı. Kar gitmiş, soğuk kalmıştı Moskova'da. Yüzümüzde, keyifli bir rüyadan uyananların yorgun tebessümüyle akşamın karanlığına daldık.
Bazı rüyalar biraz uzun sürse de, bazı yolculuklar rüya tadında geçse de, hepsi sonunda bitiyordu işte...