Hesaplı dostluk ve şemsiye dönmesi

Uçakta yanıma bir Rus çift düştü. Kadın daha tekerlek yerden kesilmeden bir Darya Dontsova dedektif romanına gömülüp kıkırdamaya başladı. Adam iri cüssesini benim tarafa doğru taşırmak için kıpırdamaya başladı.

Uçakta yanıma bir Rus çift düştü. Kadın daha tekerlek yerden kesilmeden bir Darya Dontsova dedektif romanına gömülüp kıkırdamaya başladı. Adam iri cüssesini benim tarafa doğru taşırmak için kıpırdamaya başladı.
Bu tür mecburi beraberliklerde ilk hamleyi Rusların yapması pek alışkın olduğum şey değildir. Onlar ‘ihtiyatlı’ tarafı temsil eder. ‘Yabancı’lar adım atmazsa pek hamle yapmaz. “Neresinden? İçinden mi?” sorularına kolay meyletmezler. Ama yan koltuğun selamını almakla kalmayıp, “Ne iş yapıyorsunuz? İnşaatçı mısınız?” sorusuna ‘doğru cevap’ vererek kendi ipimi çektim. “Vaay! Gazeteci” diye gevşedi komşum, muhabbet tetiklendi. Yol boyu biraz kestirme planım anında suya düştü.
Daha üçüncü dakikada ‘siz’den ‘sen’e geçti. Servis başlamadan ağzından bana doğru servis ettiği kuvvetli alkole bağladım bunu. Bir promosyon gezisiyle Dünya Kupası’na, Güney Afrika’ya gidiyorlarmış. “Maç bahane. Johannesburg’u göreceğiz” dedi. Neden İstanbul üzeri gittiklerini sordum, son zamanlarda sık duyduğum cevap tekrarlandı: “THY’den çok memnunuz. Artık epeyce tanıdığımız uzun uçuşlarda İstanbul aktarmalı gidiyor. Servis kaliteli, uçaklar yeni, fiyatı makul.” Sahiden Rusya-Türkiye uçuşlarının doluluğunda önemli bir neden, THY’nin özellikle de ‘business class’ hizmetinin Rusları çok memnun etmesi. En son Soçi’ye direkt uçuşlar başladı, THY yedi uçuş noktasına çıktı ve neredeyse Rusya ‘iç hat’ sayılır oldu. “Güzel şeyler de oluyor hayatta” diye geçirdim içimden.
Erdoğan-Putin zirvesindeymiş gibi, ‘ilişkilerimizdeki konu başlıklarını’ hızla geçti koltuk komşum. Ben sormadan adını (Aleksey), medeni hallerini (iki kızımız var, birisi şimdi Londra’da yaz kampında. Londra da ne güzel şehir ama!..), bankacı olduğunu söyledi (Bankacıyım ama siyaseti, dünyayı çok iyi takip ederim haa)... Türk-Rus evliliklerine değindi (Karım duymasın ama sizin kızlar da hiç fena değil. Ama hep siz bizden kız alıyorsunuz!)... Vize meselesine değindi (Siz niye bu kadar sevindiniz anlamadım! Bizden her yıl 3 milyon turist gidiyor, sizden birkaç bin kişi bile gelmiyor. Bunun faydası bize. Parasında değilim de havaalanında bir de vize kuyruğunda beklemek hoş değil!)... İlişkilerin hızlı gelişiminden duyduğu derin memnuniyeti ifade etti (Medvedev, Putin, sizinki -Erdoğan- gidip geliyor.. Bu iyi...Çok iyi...).
Ama beni en çok ‘enerji işbirliği’ yorumu etkiledi. Zaten o mevzuya girince, Rusya’da keleynak sürüsü kadar mevcudu olan ‘muhalif’lere yakın olduğunu anladım: “Şu adamların (Kremlin’i kastediyor) yaptıklarına baksana. Kriz yönetimi diye birşey bilmiyorlar. Önce Ukrayna’yla gazda kavga ettiler, şimdi Belarus ile... İkisi de canımız, kanımız. Hem Slavlık, hem Ortodoks Hıristiyanlık, hem ortak Sovyet geçmişimiz var. Şimdi düşün, bu ülkelerle bile gırtlak gırtlağa kavga ediyorlar. Yarın çıkarlar çatışırsa, Türkiye ile kavga etmezler mi sanıyorsun?”
“Ama karşılıklı çıkarlarla denge korunur, sadece bir tarafın kazandığı oyunun ömrü olmaz ki?” gibisinden cılız bir itiraz seslendirecek oldum. “Rusya’yı iyi tanı” diye araya girdi, “Biz elin cüzdanına bakmayız. Bakanı da ayıplarız. Rus sadece kendi çıkarına bakar. Hesabına uyarsa iş yapar. Alışverişte karşı tarafın ne kazanıp ne kaybettiğiyle ilgilenmez. Dürüst davranır yani. Siz kendi hesabınızı iyi yapın. Hesapsız dostluk uzun sürmez.”
Uçak indi. Herkes kendi yoluna gitti. Aleksey’in sözleri kulağımda kaldı. Olur a, şemsiye tersine dönerse neler olabileceğini kestirmeye çalıştım. ‘Akla gelenin başa gelebileceği’nden korkup güzel şeyler düşünmeyi denedim. O ara tepemde kara bulutlar birikti. ‘İhtiyatlı iyimserlik’le, yağmura aldırmadan yürüyüp uzaklaştım.