Kırk katır ya da otuz dokuz satır

Evde iki TV var. Biri salonda, öteki yatak odasında. İlkinde daha çok Rusça, diğerinde sadece Türkçe kanallar izleniyor. İkincisinin hayatımıza girmesi son bir yılda oldu.

Evde iki TV var. Biri salonda, öteki yatak odasında. İlkinde daha çok Rusça, diğerinde sadece Türkçe kanallar izleniyor. İkincisinin hayatımıza girmesi son bir yılda oldu. Ruh sağlığım için, “Beni Türk TV’lerine emanet etmeyiniz” diye yıllarca direnmiştim. Sonra oğlum Türkçesini ilerletir umuduyla teslim oldum. Ve yıllar önce kapattığım memleket TV’lerinin dönüşüyle, evde ‘ikili bir hayat’ başladı. Salondan yatak odasına geçişler ‘dünya değiştirmek’ halini aldı:
İlk TV’nin olduğu salonda hayat, kendi ritminde gidiyor. TV açıksa genellikle haber; bazen de belgesel ya da çizgi film oluyor. Rusya’da 24 saat haberle yatıp kalkan sadece 1-2 kanal var. Onlar da ortalığı velveleye vermeden, sadece haber veriyor. Tabii ‘Kremlin’in kırmızı çizgileri’ aşılmadan! Özgürlük yetmese de, içerik zengin ve derin; akıp gidiyor. En önemlisi, Rus TV’leri, hayatı ‘olduğuna yakın’ yansıtan bir ayna. Ekranda ‘fikri karartma’ varsa bile, Kremlin’in sopasından evvel, sansür halkın kafasının içinde bağdaş kurup oturduğu için!
Salondan çıkıp, koridoru geçip yatak odasına gelince, dünyam değişiyor. Türk TV’leri arasında beş dakika dolaşınca kırmızı görmüş boğa gibi oluyorum. Medya hayatı, olayları kahkaha aynasında, yamultarak yanısıtıyor. Daha yeni geldiğim, iki-üç haftasını sürekli sokaklarda, insanların arasında geçirdiğim memleketi bulamıyorum! Hemen herkes aynı anda, aynı şekilde, ekranın yarısını kaplayan “Son dakika!-flaş!-Türkiye’yi yıkan gelişme!- bu haberden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!” anonslarıyla ortalığı yangın yerine çeviriyor. Aynı feci görüntüler yirmi kere tekrarlanarak etkisi yüzle çarpılıyor. Haber, “Ümraniye’de tüpgaz patladı: 2 yaralı var” da olabiliyor, “Uçak düştü: 100 ölü” de. Hiç fark yok. İkisi için de aynı ‘yaygara gazeteciliği’, aynı “Gel vatandaaş geeel!” formatı hakim. Ekrana yansıyanın, sokaktaki hayat yansıtmak değil ‘yönlendirmek ve yolundan çıkartmak’ olduğuna iman edesim geliyor. Sizin için belki rutin bu haller, uzaktan bakan  benim için ‘şaşılası’ duruyor.
Bu manzarayı midem üç-beş dakika kaldırabiliyor, dağılmış bir halde, ‘vizesiz’ olarak Rusya’ya, yani salona dönüyorum. Bir Rus kanalının yurtdışı muhabiri, görüntülü-montajlı özel-güzel haberini bir ‘kısa film’ tadında anlatıyor. Hükümetten korkan ‘ürkek tavşan haberleri’ arada çıkıntılık yaparak, ama genelde ‘memleketin halini’ ekrana yansıtarak sürüyor. Diğer kanallarda artık her ülkede ‘Big Mac’ standardında yapılan uyutucu-eğitici-susturucu programların muadilleri berdevam. Ama tansiyon düşük, hançere yırtma yok, bağırmadan çağırmadan işler yürüyor.
Geçenlerde anlattılar; sabah akşam siyaset yiyip içen bir ‘yazar abi’ yakınıyormuş: “Bodrum’a tatile gittim, şoke oldum: Biz siyasetle yatıp kalkıyoruz, oysa halk hiç bunu konuşmuyordu, onların gündemi başkaydı.” Acaba ‘köşebaşıcılar’, ‘manşet atıcılar’, ‘program yapıcılar’ kendi kafalarındaki gürültülü  dünyanın değil de, sokaktaki hayatın aynası olmayı deneseler, ‘pop yıldızı’ yaşamlarından çıkıp hayatın içine dalsalar, ortaya çıkacak görüntü ne olurdu?
Üstelik Türkiye’nin Rusya’ya kıyasla durumu daha iyi: Burada ekrana yansıyan hayat, sokaktaki gerçeğine yakın; ama o hayatın bizatihi kendisi baskı-korku bulamacı. Türkiye’de ise ekrana yansıyan aslında, sokaktakiyle alakasız bir kurgulanmış-körüklenmiş-yamultulmuş hayat; oysa bana kalırsa gerçek hayat çok daha kendi ritminde, kendi dertlerini çözebilecek bir durumda. İşleri içinde çıkılmaz hale getiren, belki de “Siyaset ve sosis tartışmaları halkın önünde suyu çıkana kadar yapılmaz” sözünde gizli. Sadece ayna tutulmakla kalınsa, medyaya başka roller biçilmese işler kolaylaşacak.
Evde iki oda arasında gidip geliyorum. Halden hala giriyorum. Bir yanda ‘konuşan Türkiye’ ambalajında ‘ağzı olanın, her konuda hiç susmadan ve hiç dinlemeden konuştuğu’ bir ağız ishali manzarası... Öbür tarafta, ‘aklından ve gönlünden geçeni’ konuşmanın tehlike arz ettiği, ifade özgürlüğüne yabancı, ‘düzey’ dediğimiz şeyin aslında ‘korku’yla arkadaş olduğu bir başka dünya... ‘Siyaset ve sosis’ lafı aklımda, kara kara düşünüyorum: Kırk katır mı, otuz dokuz satır mı?