Kongolular kadar olamadık!

Bu garabete öylesine alışmışız ki,o kahredici soru balyoz gibi tepeme inmeseydi hiç durup düşünmeyecektim.

Bu garabete öylesine alışmışız ki,o kahredici soru balyoz gibi tepeme inmeseydi hiç durup düşünmeyecektim. Rus Dışişleri Bakanlığı'nın basın merkezinde bir masaya tüneyip tatsız bir kahveyi yudumlarken, karşımdaki cin bakışlı Rus diplomat ansızın sordu: "Seçimde kime oy verdin?"
Umarsız, cevapladım: "Biz yurtdışında oy kullanmıyoruz." Muhatabım şaşkın gözlerle baktı: "Nasıl yani? Büyükelçiliğinizde oy veremiyor musunuz?"
Ve böylece, hiç hesaplamadığım, tatsız bir muhabbet başladı. Daha doğrusu Rus diplomatın 'açıklayıcı bilgilerinden' ve benim 'sıkıntılı sessizliğimden' ibaret bir monolog. Yurtdışında Rusların elçiliklerde oy kullandıklarını, bunun neredeyse tüm ülkeler için geçerli bir uygulama olduğunu anlattı. "Türkler yurtdışında oy kullanamıyor ha? İnanamıyorum" diye son kurşununu da atıp yüreğimi dağladıktan sonra vedalaşıp gitti. Ben can sıkıntısı ve öfke ile kalakaldım.
Aldı mı beni bir düşünce! Yurtdışında milyonlarca vatandaşı yaşayan, haritada yerini bulamayacağınız ülkelerde bile elçiliği olan bir ülkeyiz. Oy vermek hem vatandaşlık hakkı, hem de ödevi. Ve benim 79. yaşını kutlayan Cumhuriyetim, hâlâ dışarıda yaşayan yurttaşına oy kullanma hakkı vermiyor? Vatandaşına güvenmeyen ve 'mükerrer oy verirler' diye onları
'çıkmayan boyalarla' damgalayan bir sistem, 'dışarıdaki vatandaşı' da haliyle adam yerine koymuyor. Gel de 'benim cennet memleketim' yerine
'cinnet memleketim' diyenlere hak verme!
İşte bunları düşünerek eve geldim. Bizim apartmanın alt katında Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin büyükelçiliği var. Ayrı bir binaya güçleri yetmemiş, oraya sığınmışlar. Afrika'da iki adet Kongo olduğunu, adının önünde
'demokratik' sıfatı bulunanda Türkiye'nin büyükelçilik açtığını hatırladım. 'Acaba?' sorusu çakıldı kafama. İçeri girdim ve sordum: "Sizde seçim olduğunda Moskova'daki vatandaşlarınız oy kullanabiliyor mu?".
"Tabii ki" dedi iri kıyım görevli, "Elçiliğe sandık koyuyoruz, pasaportunu gösteren vatandaşımız oy veriyor." Aceleyle teşekkür ettim, "Sizde nasıl oluyor?" diye sorar korkusuyla kendimi dışarı attım.
Bu yazıyı yazarken hâlâ tarifsiz kederler içindeyim. Halimden utanıyorum. Kadere bakar mısınız? AB hayali ile yaşarken, Demokratik Kongo Cumhuriyeti vatandaşlarını kıskanmak varmış...
Bir dostun ardından
Saddam Kuveyt'i işgal etmişti. Biz her gece Cumhuriyet'te birinci sayfa değiştirmekten yorgunduk. Necdet Saraç dış haberci, ben haber merkezci, uykusuz gözlerle sabahlıyorduk. Gece ekibi bir manşet atıp kalıpları matbaaya veriyor, makine dönmeden yeni bir flaş haberle silbaştan yapıyorduk sayfayı. Neco, 'her şeyi bilen adam' olarak 'emniyet supabımız'dı. Gazetenin mutfağındaki 'kahraman'dı. Cumhuriyet'te bir aileydik, çok naiftik, çok mutluyduk. Derken Babıali'de bir rüzgâr esti, hepimiz tesbih taneleri gibi dağıldık. Ben Moskova'ya düştüm, Necdet
İkitelli'ye. İstanbul buluşmalarımızda beni kan-ter içinde bırakan sorular sorardı: "Beria, Kremlin'e hangi kapıdan girerdi? KGB binasının bodrumunda metroya açılan tüneli anlatsana?". Moskova'da yaşamama rağmen, bu şehre ayak basmayan Neco'dan az şey bildiğimi görürdüm ve bu bilge adama olan sevgim daha da artardı. Yıllar önce Gorbaçov'un vakıf binasını inşa eden müteahhit arkadaşım, açılışa Neco'yu da davet etti. Moskova'yı görmeyi çok istediğini biliyordum. "Hayır, gelmem" dedi. "Ben gazeteciyim, bir işadamının parasıyla Moskova'ya gelmem etik olmaz."
Ve gelmedi de. Dün Neco'yu kaybettik. Ve bugün ben evleniyorum. Hüzün, mutluluk, acı, sevinç... Hepsini buruk bir bulamaç gibi ağzımda hissediyorum. Dostluğunu, gülüşünü, bilgeliğini, Kallavi'deki fasıllarımızı, velhasılı sana ait her şeyi çok özleyeceğiz Neco...