Servis etme başka ihsan istemem senden!

'Türkiye'yi nasıl buldun?'... Neredeyse yirmi yılı dışarıda geçen bir 'haymatlos'un bazen bu sorunun gelişine bir rövaşata yapıp "Törkiş kebap, raki, ayran harika!" diyesi geliyor.

‘Türkiye’yi nasıl buldun?’...  Neredeyse yirmi yılı dışarıda geçen bir ‘haymatlos’un bazen bu sorunun gelişine bir rövaşata yapıp “Törkiş kebap, raki, ayran harika!” diyesi geliyor. Ama her seferinde sağ yanındaki melekler sol omuzuna çöreklenen melun şeytanları kovuyor ve efendi-uslu cevaplar yetiştirmeye çalışıyor. Ve Atatürk’ün “Bu millete herşeyi öğrettim, ama hizmetkarlığı öğretemedim” deyişi kulaklarında çın çın ötüyor!
Ayyuka çıkan sahtekarlıkları yüzünden kaçıp Londra’ya sığınan yeniyetme Rus oligarklardan biri yıllar önce dert yanmıştı. Mealen, “Türkler kaliteli servisten anlamıyor. Harika oteller, villalar yapmışlar, ama işletmecilik sıfır. Zengin müşteriyi mutlu edecek hizmet kalitesi yok. Samimiyet, konukseverlik başka bir şey, üst düzey hizmet başka... Birinin açığını öbürü kapatamaz. Onların yerinde olsam pahalı tesislerin işletmesini işin erbabı Avrupalılara verirdim. Bunda gocunacak bir şey yok. Dünyanın parasını ödeyip orta direk servise razı olmam” demişti.
Oligarkı kızdıran, Antalya’da bir otelde kiraladığı ‘lüks’ villanın balkonunda plastik sandalyenin bir oturuşta kırılması, bunun parasının kabaca talep edilmesi, servis yapan garsonun ter kokması, kendilerine gereksiz-teklifsiz samimiyet göstermesi, öfkeli eleştirilerine aynı tonda cevap verilmesi, yemek sunuşunun iyi olmaması vb. gibi ‘detaylar’dı.
Ama işte hizmet, servis dediğiniz şey bu detaylar. İşinin ehli olmayan insanların, açığı kapatmak için güleryüz ve samimiyeti stepne yapmaya çalışması, sadece Türkiye’ye gelen turistleri rahatsız etmiyor. Yıllar önce İstanbul’un ünlü şarap evlerinden birine yabancı konuklarla oturup da ‘yarı tatlı dömisek kırmızı şarap’ sorduğumuzda genç garson, “Abi, bizde sadece kırmızı ve beyaz şarap var” diye cevap vermişti de söyleyecek laf bulamamıştık.
Türkiye Özal’lı yıllardan beri hızlı bir dönüşüm yaşıyor, ama bazı mertebelerin henüz uzağında. Uzaktan kuş bakışı manzarayı yorumlarsak, Türkiye artık ‘üretmeyi’ öğrendi, ürettiğini dünyaya ‘satmayı’ da öğrendi. Şimdi ürettiğini ‘markalaştırarak daha karlı satmayı’ öğreniyor. Yani işin ‘marka-pazarlama’ boyutunda yol alıyor. Ama Türkiye’de, ‘dört dörtlük servis’ hala bir istisna olarak kalıyor. Bu, beş yıldızlı otelde de, mahalledeki TV servisinde de, ‘call center’larda oturan hazırcevap “Ben Aylin, size nasıl  yardımcı olabilirim?”gillerde de böyle. İşinin ehli olmayanların ‘mış gibi’ yaşadıkları bir kör düzen var. Bilgi-birikim yetmeyince, pişmiş kelle sırıtmaları, “Bir çay-kahve ikram edelim abi?” şirinlikleri yetmiyor işte...
Bu konu “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur” haline geldi. Özellikle dışarıda yaşayan insanların “Türkiye’yi nasıl buldun?” sorusuna verdikleri cevabın ortak paydalarından biri. Evet, Türkiye’de konukseverlik, samimiyet had safhada, ama işin tadını çıkarmakla suyunu çıkarmak arasındaki çizgi çok kolay geçiliyor. Servis dediğiniz şey samimiyet değil, ‘ince kuralcılık’ işi. Beş yıldızlı bir otelin resepsiyonuna adım atan bir Rus aileye ‘hoşgeldin’ kokteyli veren güleçyüzlü bir garsonun gelip ailenin çocuğunun yanağından okkalı bir makas alması, karşı tarafta ‘dehşet’ duyguları uyandırabiliyor. Evde TV tamiratı için usta bekleyen birisi, randevu saatinin üstünden yarım saat geçmesine rağmen ses çıkmayınca aradığında, “Daha yola çıkmadık, bir-iki saate geliriz, sahi siz kaça kadar evdesiniz abi?” cevabı alınca düşüp bayılacak gibi oluyor. Randevusuna geç kalan Ali Sirmen’e bir zamanlar bir İngiliz profesörün deyişiyle, “Türkler saat yerine takvim kullanıyor”.
Memlekette hala servisin her alanında ‘kalite ve standart’ dediğimiz şeyler, bırakın sokaktaki adamın gündelik hayatını, en pahalı mekanlarda bile mumla aranır haldeyse oturup iyice kafayı patlatmak lazım. Evlilik yıldönümünü kutlamaya giden Türk-Rus çiftine en namlı İstanbul lokantasında masaların yarıdan fazlası boşken tuvalet yanı uygun görülüp ‘ahlak denetimi’ yapılıyorsa vay halimize... Daha ilk cümlede ‘siz’den ‘sen’e atlamak yine samimiyet sayılıyorsa eyvah... Hasta çocuğun önüne, aileye sormadan “Müessesemizin ikramdır” diye tepeleme dondurma konuyorsa yine eyvah... Uzmanlık alanımız, kaş yapayım derken göz çıkarmak mı?
Sorunun galiba şu: Servis işi, duyguların en hafif, kibar, naif şekliyle üstüne bir pudra şekeri gibi serpiştiriliği bir ölçü-akıl-standart işi. Bizdeki gibi, standartın olmadığı, bilginin-birikimin yetmediği, aklın, gözün, izanın arıza yaptığı her yerde ‘aşırı duygusal, sıcak, bıktırıcı samimiyet’le açığın kapatılacağı bir iş değil. Bu cephede Türkiye’de yaşayanlar ne düşünüyor bilmiyorum, ama yabancı konukların ‘kibarca’ şikayeti çok; benden söylemesi. ‘Hizmetkarlığı’ değil, ama ‘hizmet etmeyi’ öğrenmek lazım.