Sisler bulvarında inecek var...

Muhtemelen bit pazarından üç kuruşa alınma müzelik Sovyet gaz maskesini...

Muhtemelen bit pazarından üç kuruşa alınma müzelik Sovyet gaz maskesini kafasına geçirmiş olan zıpır genç, ertesi gün o fotoğrafın hemen her yerde yayınlanacağını bal gibi biliyor... Felaketten şöhret çıkarma derdinde. Metro istasyonunda gaz maskeli insanlar... Dışarıda sis, duman, geniz yakan yangın kokusu... Soğan kubbeli St. Vasili’den Kremlin’in çan kulesine ve Stalin gökdelenlerine kadar Moskova’nın simgelerini, Kafka romanlarının kapağında sislere gömülü Prag Tyn Kilisesi’nin siluetine benzeten yaman bir duman... Geçen haftanın; insanın sabah kalkıp da yaşadığına, nefes aldığına şükredemediği günlerin Moskovası...
‘Sis perdesi’ bazı gerçekleri gizleyemiyor. O sis çökse de çökmese de, kalksa da kalkmasa da gözümüze sokulan ne çok şey var aslında? Yıllarca bir ekolojik felaket coğrafyası olmuş Sovyet toprakları. “Ol” deyince ‘olduran’ despotizm, doğaya baş eğdirmek için dengeyi bozup atmış... Etraftaki çöller yeşertilecek diye Aral Gölü’nden çekilen hesapsız drenaj kanalları, bugün suya hasret gemileri çatlak toprağın, çölün üstünde bırakmış... Hastalığın bin türlüsü Kazakistan’dan Özbekistan’a, sadece gölü değil, hayatı kurutmuş... Bir başka seferinde Kruşçev’in ABD’de dağa taşa mısır ekenleri görüp dönüşte bir kararnameyle pamuktan tütüne ne varsa söktürüp ‘mucize bitki’ mısırı ektirmesiyle verimli topraklar bir daha tarumar edilmiş... Bir başka seferinde ‘yok’ sayılan bir felaket, bulutlarını İsveç’e taşıyıp da radyasyon bulutları “Yandım Allah” dedirtince Çernobil olarak hayatları dumura uğratmış...
Ve şimdi Moskova’nın etrafında haftalardır yanan turba (torf ya da bataklık bitkilleri) yataklarından gelen duman, sis, sıcak hayatı zulme çevirirken, kısık sesli bazı bilimadamları itiraf mektuplarını yazıyor... Vakti zamanında “Moskova’nın etrafındaki bataklıklar derhal kurutulsun!” diye yüksek yerden verilen emrin, doğal dengeye yapılan müdahalenin nelere mal olduğunu anlatıyorlar... Doğayla oynarken ekilen rüzgarların bugün yaşlı dünyamızın her köşesinde biçtirdiği fırtınalara ağıt yakan insanoğlu ne kadar da ikiyüzlü...
SSCB devrinde ‘bilimsel komünizm’ diye, bir gün hava hareketlerinin tümüyle kontrol altına alınacağı, ‘kar’ deyince karın yağacağı, ‘güneş’ deyince güneşin çıkacağı ve hatta istenirse ‘Moskova’ya tropikal iklimin egemen olacağı’ günlerin hastalıklı düşlerinden, bugün uyanıkken gördüğümüz kabuslara geldik... Ve buradan nereye gideceğimiz yine muamma...
Sadece felaketin kapıyı kırıp içeri girdiği zamanlarda ağlayıp sızlanarak, sonra unutup eski nobran hayatlarımıza dönerek, doğayla barışık yaşamayı zayıflık sayarak gideceğimiz yol çok uzun değil... Hayatın her alanında ‘denge’ aramak varken, doğaya kendi iktidarımızı dayatma dikkafalılığıyla nefessiz kalacağız, sislerin arasında kaybolup gideceğiz...
Sonra da çürüyen, batan gemiye habire boya atılıp cila çalınan memlekette ateşe su dökme hadiselerinin gittikçe ateşe benzin dökmeye benzediğini anlamazdan gelip yolumuza devam edeceğiz... Doğanın içine etsek de, nefessiz kaldığımız felaket günlerinde, bir güçlü fırtınadan, bir sağanak yağmurdan medet umacağız ve günü ağır hasarla da olsa kurtaracağız. Sonra herşeyi unutacağız. Ta ki, bir başka felaket çekicini kafamıza indirene kadar...