Şöyle bir kadın bulsam, evleneceğim...

Neredeyse 25 yıl evvel tanışmıştım onunla. Yıllar boyunca bana benden güzel anlattığı taşra şehirlerinin bir benzerinde...

Neredeyse 25 yıl evvel tanışmıştım onunla. Yıllar boyunca bana benden güzel anlattığı taşra şehirlerinin bir benzerinde... Sadece onunkinden farklı bir dilde, ama aşağı yukarı aynı şeylerin konuşulduğu, yaşandığı bir uzak iklimde. Onu yıllar sonra onun memleketinde, onun dilinde yad edeceğim aklımdan bile geçmezdi.
Ortaokulda bir öğretmenim tanıştırmıştı. Her yeni tanışıklığa kuşkuyla baktığım orta yaş dönemi asırlar kadar uzaktaydı. Yeni olan her şeye aç, her doğruya ve yanlışa meraklıydık. Anında kanım kaynamıştı. Her lafına kulak kabartmıştım. Vanka diye bir çocuğun hikayesini anlatmıştı, oturup ağlamıştım. O günlerde yaşın, yaşamışlığın anlamaya yetmediği yüksek çıtalı ‘ağır’ laflardan uzak; her sözü hayatın içinden çıkıp gelen, anlaşılır bir muhabbetin keyfiyle coşturuyordu. “En sevdiğim deniz tasviri bir çocuğunkidir” demişti bir seferinde, “Deniz büyüktür!”.
Büyüyordum, ürkek adımlarla hayata doğru ilerliyordum. Özendiklerim, taklit ettiklerim, ağdalı kalemlerine gıpta ettiklerim artıyordu. Uyduruk hikayeler yazıyordum. O hep yanımdaydı. Diyordu ki, “Her şey basit olmalıdır... Tümüyle basit... Hayat gibi basit, ama kendi içinde karmaşık. Teatral olmamaktır esas olan...” Gençliğin kavak yelli, heyheyli zamanlarında, yanıbaşımda ‘hayat dersleri’ fısıldıyordu: “Bir söz, ne kadar derin ve ince olursa olsun, çok mutlu ve çok mutsuz olanlara önemsiz gelir, onları tatmin etmez. Bu yüzden aptallıklar hep çok sevinçli veya kederli zamanlarda yapılır, aşıklar birbirini en iyi sessizken anlarlar, mezarın başında yapılan ateşli, hararetli bir konuşma da yalnızca yabancıları duygulandırır, ölenin yakınlarına soğuk ve ehemmiyetsiz gelir.”
Sorular soruları tetikliyordu. O tane tane anlatıyordu. Bir seferinde “Şeytan, herhalde meleklerin bilmedikleri birşey olan yalnızlığı istediği için Tanrı’ya ihanet etmişti” dediğini hatılıyorum. Başka bir seferinde, “İnsan inandığıdır” demişti. “Ölüm korkunç bir şey, ama insan eğer hiç ölmeyeceğini, sonsuza kadar yaşayacağını bilseydi bu daha korkunç olurdu” diye bir laf etmişti. Daldan dala zıplarken “Başkalarının günahlarıyla aziz olamazsınız” demişti, onu da unutmamışım.
Büyüyüp dünya dertleriyle gerilmeye başladığım zamanlarda da o hep yanımda, tevazuyla anlatmayı sürdürdü. Mürit istemiyordu, kimse okusun diye de yazmıyordu. Tıp doktoru olmuştu, ama bedeni değil, ruhları tedavi etmeye, beslemeye devam ediyordu. “İyileşmeni bir bayram günü gibi bekleyecek insanlar olduğunu biliyorsan, hasta olmak bile güzel şey” demişti... “İyi insan bazen köpeklerin önünde bile utanır” demişti... “Eğer sanatçının parası çoksa mektup yazmaz; telgraf çeker” diye derin bir espri patlatmıştı bir defasında...
Seçkin hayat kadınlarının gizli müdavimiyken “Şöyle bir kadın bulsam evleneceğim: Tıpkı ay gibi olsun, her gün benim gökyüzümde belirmesin” diyerek yalnızlığına düşkünlüğünü anlatmıştı. “Tıp, müzmin bekarların genellikle kafayı yiyerek öldüklerini gösteriyor. Evliler de ölüyor, ama kafayı yemeye bile fırsat bulamadan” demişti. Tam da Attila İlhan’ın “Özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır?” deyişiyle savrulurken, 0 “Eğer yalnızlıktan korkuyorsanız evlenmeyin” diye nasihat ediyordu. Nereden bilebilirdik ki, yine doğru söylediğini?
Yıllar sonra bu memlekette yaşarken, güzel kadınlarını tanırken öğrendiğim şeyi zaten o yıllar önce söylemişti: “Sadece aşkla evlenilir. Bir kadınla güzel diye evlenilmez. Sevmeden evlenmek, inanmaksızın dua etmek kadar alçakçadır.” Rusların genelde aşk uğruna evlendiğini, o da çabuk bittiği için evliliklerin çoğunun kelebek ömürlü olduğunu yaşayarak öğrendik.
“Akıllı öğrenmek, akılsız öğretmek ister” lafına meftun olup sesine kulak verirken anlatmaya devam ediyordu: “Kendine şu soruyu sormak için hiçbir zaman geç değil: Hayatta anlamlı bir şeyle mi uğraşıyorum yoksa boş saçmalıklarla mı?”... “Çabamız şu olmalı, babamızın ve dedemizin gördüğü ve bildiğinden fazlasını görmek ve bilmek”... “Bizim olmadığımız yer güzel, derler. Geçmişte biz artık yokuz, o yüzden o günler bize harika görünüyor”... Ve bir aşk yarasına mühür: “Onu sevdiğim için onu affetmiyorum...”
Anton Çehov, nam-ı diğer Antoşa Çehonte 150 yaşına bastı. 44 yıllık kısacık bir ömrün ardından ‘ölümsüz’ olmak ona ne de yakışıyor...