19'uncu yüzyılda İstanbul'da balık keyfi

Yolu 18'inci yüzyılda İstanbul'a düşen diplomat ve gezginlerin kitapları, dönemin İstanbulu'ndan balığa dair kıymetli bilgiler aktarıyor...
19'uncu yüzyılda İstanbul'da balık keyfi

Sıkıcı bir malumatla girelim: Malum, ağızdan besleniyoruz. İçgüdüsel olarak, yemek zorunda olduğumuza vâkıfız, lakin farkımız aklımızı kullanarak seçim yapmamız. Nebatatla başlayan bu yolculuk, etle devam etti ve komplike bir hal aldı.

Evrim sürecinde enteresan bir değişiklik olmazsa, bu şekilde de devam edeceğiz. Homo sapiens zıvanadan çıkana kadar da doğayla ilişkiler fena değildi. Lakin son düzlükler çok sıkıcı. Sadede gelelim: O kadar bilimsel veriye, kelama, karara, yasağa rağmen anladık ki; çinekop satılacak, sevmediği işleri yaptırmama konusunda ‘cevval’ bir kudrete sahip devletimiz hadiseye göz yumacak, ahali de tezgâhtaki çinekopu alacak. Mevzu belli olmuştur: Evet fena halde ağızdan besleniyormuşuz, kâni olduk...

Bolluğa rağmen verimsiz av

Elimize bir katalog (Beş yüz nadir eser, Anka Nadir Kitap, İsmail Bayramoğlu) geçince, yolu 18’inci, 19’uncu yüzyıllarda -ki daha eskileri de var- İstanbul’a düşen yazar, diplomat, gezginlerin kitapları ile temas etmiş olduk. Sonrasında da mühim bir amme hizmeti olan ‘archive.org’ sitesinden bu telifsiz kitapların izini sürdük. İlgi alanımız dahilinde, ahalinin balık ve balıkçılık konusundaki gözlemlerine baktık. Lakin, hiç kolay olmadı, her konuda o kadar çok malumat var ki, özetlemek zor. Bu vesileyle üç yazardan, kısa kısa notlar düşelim. İlgilisi zaten kitabın hepsine vâkıf olacaktır.

İlkin, 1872’de yayımlanan J.Lewis Farley’in ‘Modern Turkey’ kitabındayız. Bristol’da Osmanlı konsolosu olarak görev yapan Farley, Osmanlı devletinin sosyo-ekonomik yapısı üzerine gözlemler yapmış. Bir bölüm de balıkçılıkla ilgili. Konu başlıkları; Boğaz ve Karadeniz’de balık avı ve kapasitesi, avlanma teknikleri, dalyan ve kefal avı. En büyük tespiti; İstanbul boğazında ve Karadeniz kıyılarındaki ballık bolluğuna rağmen avlanma yöntemleri ve teknik kapasite eksikliğinin neden olduğu verimsiz av... O kadar dertleniyor ki durup durup, “Olamaz, olmamalı” minvalinde hayıflanıyor. İstanbul’da her mevsimde bol balık bulunduğundan bahsederken, Karadeniz tarafı için kalkan, pisi, dil ve kırlangıcı not ediyor. Bolluk için verdiği örnek: “Bir balıkçının tek başına, bir gecede, serpme ağı ile 4 bin balık yakalamış olması. Yine tek seferde iki veya üç yüz kefalin iyi bir balıkçı için normal olduğu.”

Diğer yazarlar gibi Farley de İstanbul balıkçılığının alametifarikası ‘talian’ (yani dalyan) avına dair detaylı bilgi veriyor: “Her dalyan, bir ‘dalyancı başı’nın gözetiminde genelde 12 balıkçıdan mütevellittir. Hasılat dağılımı, ya balığının bir kısmının pay edilmesi ya da satıştan gelen gelirin yarısının, 2/3’ünün, hatta kimiz zaman ¾’ünün dalyan tamirine ayrılmasından sonra kalanının pay edilmesi ile oluyor. Bir dalyan ağının değeri 300 ile 400 pound arası.”

Dalyan sözcüğü nereden?

Yazarın, doğru düzgün avlanma tekniği olmamasına dair hayıflanmasına diğer bir örnek: “Balıkçının derin deniz avlanma teknikleri bilmemesinden dolayı, 100 bin uskumru avlayacakken üç bin avlayabilmesi. Halbuki ağ derinliğini iki kulaç daha uzatsa, balık aşağıdan kaçamayacak...” Diplomatımız endüstri ile taze hemhal olduğundan, yetinme ölçeği kısıtlı... Diğer yazarımız Samuel Sullivan Cox, 1885-1887 arasında ABD’nin İstanbul konsolosluğunu yapmış.

Kitabı; ‘The Isles of Princes or The Pleasures of Prinkipo’. Kalemi pek eğlenceli. Büyükada ve diğer adaların her köşesine güle oynaya dalıyor. Adada olunca balık mevzuunu övmeden edemiyor. Rum bir balıkçıyla balığa çıkarken, balıkçıların şarkılarına mitolojik methiyeler düzüyor. Şarkının adeta ‘nereid’ler (iyi huylu deniz perileri) tarafından söylendiğini belirtiyor. Barbunya avını, Lucullus eşliğinde (Romalı gurme general) anlatıyor. Cox’ta da dalyan avı gözlemleri mevcut. Lakin benim için ilginç olan, kökeni konusunda malumatım olmadığı ‘dalyan’ kelimesi üzerine tespiti. Sevan Nişanyan’ın da ‘etimoloji sözlüğünde’ Andreas Tietze’nin ‘Yunanca’ köken göndermesini yetersiz bulması, mevzuyu daha enteresan kılıyor. Cox dalyan yerine ‘tallien’ (duyduğu gibi yazıyor) ifadesi kullanıyor. Bunun, tekniği ilk kullanan İtalyanlardan geldiğini söylüyor.

Bir de enteresan rakı meselesi var. ‘Aşk ve rakı’ başlığının altında, yazar restoranda denk geldiği içkiye, ‘Jersey Lightning’den (bir çeşit elma brendisi) beter ‘beyaz viski’ derken, ahalinin bu sert içkiyi ancak ‘barbar’ bir müzik eşliğinde içebildiğini söylüyor. E vakit, şaaşalı oryantalist vakitler...

Son kitap (şimdilik), aslen bir doktor olan ve gezdiği yerlerdeki hastalıklarla çareleri üzerine yazan Adam Neale’in ‘Travels through some parts of Germany, Poland, Modovia ve Turkey’ adlı 1818 tarihli kitabı. İlgi alanımızı, İstanbul’daki balıkçılık kısmı çekiyor. Neale, mevzuya Tarabya açığındaki palamut avının epik anlatısıyla giriyor, ‘Oppian’s Halieutics’ten (Oppian’ın balıkçılık sanatı üzerine şiirleri) bir alıntı ile çıkıyor. Ki şu ‘Halieutics’ üzerine yazmak farz oldu. Neale vesilesiyle bize ödev olsun.

Yerimiz bitti, aktaracaklarımız bitmedi. Hayıflanmadan bitirmeyelim: Karekin Deveciyan o kıymetli eserini yazmış olmasa (ve eser 2006’da Türkçeye çevrilmese) memleket balıkçılığının tarihini hâlâ başka dillerden okuyor olacakmışız...