Anneler ve balıklarına dair

İki yıldır gazeteyi balık kokutuyorum. Bu sefer Radikal Hayat ve Radikal İki ekibinden arkadaşlara "Annenizin mutfağı hangi balıkla kokuyordu?" diye sordum...
Anneler ve balıklarına dair

Çocukluk eğlenceli faaliyet... Yaş kemale erdiğinde, hiçbir ortamda beraber gülemeyecek ve dertlenemeyecek ahali, çocukken bin bir türlü oyunun içinde kaybolur... Huizinga mühim kelam etmişti, Homo Ludens’te “Oyun kültürden eskidir” diye. Lakin, asri zamanlarda kültürel ve sınıfsal temaşanın arasında hem çocukluğu hem de oyunu yitirince sıkıcı ergenler olarak geziyoruz. Neyse, çocukluğa; o eğlenceli dünyanın ‘kokulu’ temaşasına dönelim. Annelerin mutfağına... O kadar kahrımızı çektiler, durumdan vazife çıkarıp, kapılarında (anılarında) bitmekte fayda var. Malum iki yıldır, gazetenin içini balık kokutup duruyorum, haliyle bu kokuya en çok maruz kalan gazeteden arkadaşların kapısını çalıp, iki laf çevirmek elzem oldu. Meraktan sordum, bir de ‘yeni yıl’ yüzü suyu hürmetine keyifli günleri hatırlamak olsun: “Anneniz mutfağı hangi ‘balıkla’ kokutuyordu?” Onlardan dinleyelim. Herkese iyi yıllar!

Nazan Özcan: Bizim evde (Edirne Uzunköprü) çoğunlukla hamsi pişerdi ve herkes de hamsiyi pek severdi, pek çok kardeş olduğumuz için tuhaf şeyler de olmaz değildi. Annem balıkları pişirirken, kediler gibi yanı başında dolanırdık zavallı kadıncığın. O nefis kokunun cazibesine kapılmış minik kediler gibi anneye sırnaşırdık, e annecik de, “Hadi bakalım tuzu olmuş mu?” diye birimize verirdi bir tanecik hamsi. Ama dedim ya çok kardeştik (ayıptır söylemesi altı kardeşiz), birine verip öbürüne vermemek olmazdı. Sıraya geçerdik ve annem birimize balığın tuzuna baktırırdı, birimize balığın iyi pişip pişmediğine... Payımızı alıp tekrar sıraya geçerdik ve annem daha balığı pişirirken 1 kilosu biterdi. Aynı numara yıllarca devam etti. Hepimiz kazık kadar olmuşken bile annem balık pişirirken, kedi gibi yanından ayrılmayız.”

Cem Erciyes: Annemin balığı, lüferdir. Ama aile içi kültür çatışmasının en net yaşandığı alanlardan biri balık meselesiydi. Tipik bir Orta Anadolu insanı olan babam, ‘kraliçe lüfer’in adını anmadığı gibi sadece ‘çıtır çıtır’ kızarmış küçük balıkları severdi. Yani istavrit ve hamsi.Hepimiz yaşlanıp sağlıklı yaşam trendlerinin de etkisiyle kızartmadan kaçar olunca, küçük balıkların tahtı sallandı. Palamut liderliği ele geçirdi. Sardalyanın hatırı kalıyor, tabii ki anneannemin mutfağında kraldı.”

Turgut Yüksel: Bizim valide işçi sınıfı balığı olan hamsi ve istavritle mutfağı kokuturdu. Yanında da turp ve havuç, rendelenmiş marul salatası balığın yancısı olarak yerini alırdı.”

Şenay Aydemir: Validenin değil de ‘peder bey’in mutfağından bahsedebiliriz. Zira bizim evde balık işi kendisinden sorulur. Ortalama bir memur ailesinin evine girebilecek her türden balığı tattırdı eksik olmasın. Ama Karadenizli (Hikâye Bafra’da geçer) bir ailenin en büyük ritüeli kuşku yok ki ‘hamsi’ sofralarıdır. Izgarayı tercih eden ‘peder bey’, mangalın ateşini tutuşturduktan sonra marul, havuç ve kırmızı lahanadan oluşan ‘özel’ salatasını yapmaya koyulur, bol limonlu turp dilimleriyle sofrayı renklendirirdi. Rakı balıkla içildiği için hamsi sofralarında olmaz. Her Karadenizli gibi babam için de “Hamsi balık değil, nimettir.” Annemin ise içten içe “Ortalığı fazla batırmasa bari” diye söylendiğinden emin olduğumu belirtmek isterim.

Erkan Aktuğ: Haçan bi da soraysun. Pizum oralarda habu sorunun çevabi hamsidur daa! Benim annem senın annen ayrimi yoktur!

Bahar Çuhadar: Öğretmen annem, üç çocuk büyütmekteyken pratik&leziz yemeklerle donattı hep soframızı. Babamın tayinleriyle habire taşınan bir aileydik. Ama nerede olursak olalım, annemin sebzeli palamut buğulamasının lezzeti değişmedi. Soğanlı, biberli, domatesli, takoz palamut... 15 dakikada pişiveren enfes bir yemek! Büyüyüp, karı-koca gazeteciden mürekkep bir ‘yuva’ kurunca, annemin palamutu bizim mutfağın da baş köşesine oturdu...

Müge Akgün: Sardalye, palamut ve lüfer... Bir Gelibolulu olarak başka türlüsü mümkün mü? Annemin mutfağının balıklarını ‘akınlar’ belirlerdi. Sardalye akını başladığında yaprağa sarılı ızgara kokularına, babamın bastığı tuzlu balıkların kokuları karışırdı. Sonra palamutlar geçmeye başlardı boğazdan, evimiz defneli palamut kokmaya başlardı... Kimi zaman kiremitte yahni yapılır, ailenin en küçük üyesi bendeniz tarafından fırına götürülürdü. Sonra sıra balıkların şahı lüfer akınına gelirdi... Babam dünyanın en iyi amatör balıkçılarından biriydi. Evimize oltayla tuttuğu küçük balıklar da tekneyle açıldıklarında yakaladıkları kalkanlar da sinaritler de dalarak vurduğu levrekler de girerdi.”

Son söz yerine: Bizim sınıfın çocuklarının balığı belli oldu: Hamsi. O zaman sana da iyi yıllar, güzel hamsi!