Balığa 'bakan' yaşama bakar!

Rakamlara bakınca boğazımızın düğümlenmesi gerekiyor: Karadeniz'de 26, Marmara'da 143 tür artık yok. Marmara'da barbunya yüzde 73, çipura yüzde 48, palamut yüzde 90, lüfer yüzde 58 oranında yok oldu...
Balığa 'bakan' yaşama bakar!

Greenpeace, Kırmızı Telefon kampanyası ile halkın Tarım Bakanlığı na hesap sormasını teşvik etmişti.

Sinir bozarak başlıyoruz: Greenpeace’in hazırladığı broşürden: “Denizlerin yüzde 75’i çoktan tükendi, büyük balık türlerinin yüzde 90’ı bitti.” Deniz Temiz Derneği’nin (TURMEPA) raporundan yaptığı araştırmaya göre “Karadeniz’de 26, Marmara’da 143 canlı türü yok oldu. Marmara’da son kırk yılda barbunya yüzde 73, çipura yüzde 48, palamut yüzde 90, uskumru yüzde 95, lüfer yüzde 58 oranında yok oldu. Karadeniz ve Marmara’da akya, çipura, kırlangıç, uskumru, orkinos, mercan, minekop, sinarit, lipsos ve daha birçok tür çok azaldı.” Rakamlara bakınca boğazımızın düğümlenmesi gerekiyor herhalde. Bu sefer vatandaşın camına taş atmaktansa Tarım Bakanlığı’nın kapısında bitip, kovana kadar da ayrılmamak istiyoruz... Mevzu ciddi, yakın zamanda alacakları her kararın kıymeti onlara, vebali hepimizin boynuna olacaktır.
Ticari amaçlı su ürünleri avcılığını düzenleyen 2008-2012 sirküleri bu yıl doluyor ve yenisi için eylülde masaya oturulacak. Demek ki o aya kadar bas bas bağırmamız lazım geliyor. Kiminle beraber nasıl bağıracağımızı öğrenmek için Greenpeace’i ziyaret ediyoruz.
Hepimizin malumu, kendileri, “Seninki kaç santim?” namlı fiyakalı kampanya ile 650 bin kişiyi ‘yavru balık’lara zimmetleyerek, dertli gönüllere girmişlerdir. Yetmemiş, ‘Kırmızı Telefon’ aksiyonu ile ahaliyi direkt Tarım Bakanlığı ile muhatap bırakmışlardır. Son olarak, kentin bilboard’larında bakana ikram ettikleri kalem kampanyası ile de mevzua yapıştıklarına kani olmuşuzdur. Var olsunlar, nefesleri baki olsun. Kendimiz için bir şey istiyorsak namerdiz, ol derdimiz şu suların tekrar cümbüş yerine dönmesi...
Greenpeace’ten dinlemeye devam ediyoruz: “2011‘de kayıtlı olarak denizlerde avcılık yapan 17 bin 203 tekneden yüzde 90’ı geleneksel yöntemlerle avcılık yapan 10 metrenin altında tekneler iken, geri kalan yüzde 10’u denizlerimizdeki balık hasadının yüzde 90‘ını elde ediyor.” Hani gezegenin ‘refahını’ emen o ‘yüzdelik dilim’ yine karşımızda. Arkadaş ne dilimmiş ama yiye yiye bitiremediler. Demek, sürdürülebilir balıkçılığın ilacı, emek yoğun ‘geleneksel avlanma’ stokumuz hiç fena değilmiş. E o vakit ‘açın Türkiye’nin (ve balığın) önünü!’ 

Gezegenin talepleri...
Yüzde 10‘un ettiğine bakalım: Av sezonu başlar başlamaz denizlere açılan bu ‘destroyer’ler (ki şu filo büyüklüğü üzerine de konuşmak lazım bir ara) daha ilk günlerde tezgâhları ağzına kadar dolduruyor. Peşi sıra da boşaltıyor. Nedeni sarih: Aşırı avlanma. Haliyle, ilk seferde enselenen binlerce ton balık da yan sanayie dahil oluyor. Hamsiden bahsediyoruz: Masamızdan çok, fabrikaya giren, bize un, yağ ve yem olarak geri dönen münevvere dertleniyoruz. Yahu hamsi bu, ne işi var unda, yağda, tavada, ızgarada, mısır ununda yatacakken... Sezon başı aşırı yüklenmenin yol açtığı hamsi avının sonucuna dair de bir not:
TÜİK rakamlarına göre balık unu fabrikasına gönderilen hamsi geçen seneye göre yüzde 25.41 artarak 113 bin tona çıkmış. Yanlış anlama olmasın; mevzu balık bolluğuyla değil, kısa zaman zarfında tutulan balığın değerlendirilmesi ile alakalı. Geri kalan aylar ise Allah kerim...
Balıkçıya destek, endüstriyel balıkçılığı, avlanma kapasitesini ve teknolojisini geliştirerek değil, tam tersine kıyı balıkçılığını destekleyerek, balıkların rahat edebileceği, avlanmaya ve deniz ulaşımına kapalı yaşam alanları (deniz rezervleri) yaratarak olur. Önümüzdeki dört yıl, denizlerimizdeki zarafet ve nefaset için mühim. Dolayısıyla alınacak her bağlayıcı karar, sadece dört yıla değil, geleceğe de ‘konuşmuş’ olacak. Şimdi sözü Greenpeace’e bırakıp, ‘gezegenin talepleri’yle hemhal olalım... 

* Balıkların yasal avlanma boyları tekrar düzenlenmeli. Talep kalkanın 45, palamutun 38, lüferin ise 25 santime çıkartılması. (Bana kalsa, bazı türlerde ‘moratoryum’ ilan edilmeli. Ama şimdilik bana kalmasın!)
* Denizlerimize büyük gelen av filosunda küçültmeye gidilmeli.
* Türkiye’de kıyı deniz rezervleri ağı kurulmalı.
* Boğazlar, iç denizler, körfezler, koylar konaklama ve üreme göçü yapan balıkların sürdürülebilir olmayan avcılık (yani gırgır ağlarına) yöntemleriyle yapılan avlanmaya kapatılmalı. (Boğaz muhabbet ve keyif dışında her şeye kapatılmalı zaten)
* Avcılık yöntemlerinin farklılıkları göz önünde bulundurularak, derinliğe göre oluşturulan av yasakları yeniden düzenlenmeli.
* Yasaklar, karada ve suda yapılacak denetimlerle ciddiyetle uygulanmalı, kanun cezaların caydırıcılığı kuvvetlenecek şekilde tadil edilmeli.
* Türlerin stokları ile ilgili çalışmalar yapılmalı. (Yetmez, türlerin üreme, göç yolları ve yaşam alanları ile ilgili de çalışma isteriz)
* Av araçları sürdürülebilir balıkçılık çerçevesinde yenilenmeli ve geliştirilmel. Misal; ağların torba kısımları balık boylarına göre düzenlenmeli, ağ gözleri yavru balıkların kaçabileceği şekilde yapılmalı.
* Hedef dışı av (by-catch) miktarının ağırlıkça müsaade edilen oranı, her av aracına göre farklı olarak belirlenmeli.
* Tüm bu ‘restorasyon’ sürecinin sağlıklı yürümesi için eğitim, teşvik (Kişisel not: Hatta yeri geldiğinde hibe, yaşam yardımı, sosyal güvenlik imkânı) sağlanmalı.
* Daha ne olsun ki...
* Pek Sayın Bakan, ‘tehlikenin farkındasınız’ değil mi?