Balığın fiyatı, balıkçının borcu

Lüfer Bayramı vesilesiyle balıkçılarla buluştuk, ekonomik sorunlarını dinlemede kaldık. Garip ama gerçek: Denizlerdeki bereket birilerine yarıyor ama balığa ve balıkçıya değil...
Balığın fiyatı, balıkçının borcu

Fikir Sahibi Damaklar’ın önayak olduğu Lüfer Bayramı vesile oldu da tekrar balıkçılarla hasbıhal etmiş olduk. Arada, bilgiyi ve kültürü işin ehliyle terbiye etmekte fayda var. Açılış paneline yönünü veren konu ise balık fiyatı, bu fiyatın nasıl belirlendiği ve balıkçıların ekonomik sorunları idi. Haliyle dinlemede kaldık.

Bir süredir, ucuza balık yediğimizin, daha doğrusu palamut yediğimizin farkındayız. Kent sokaklarına dağılacak kadar bir bereketi servis eden tezgâhlarda son rakamlar 4 ile 5 lira arası. Haliyle, bir millet balıkla doyuyor.

Peki, tüketiciye bu denli ucuza gelen balık, balıkçıya ne kazandırıyor? İşte işin orası pek bir garip. Yani süreç olarak garip, ekonomik olarak ise tamamen irrasyonel bir döngüden bahsediyoruz. Şöyle ki, balık halinde bir kasa (içinde 10 veya 12 balığın bulunduğu) Karadeniz palamutunu 20 lira, Marmara palamutunu 40 liraya satan balıkçı, kazandığı paranın yüzde 18’ini kabzımala komisyon olarak veriyor ve yine aynı para içinden maliyetini (mazot, işçi, nakliye, strafor vs...) karşılıyorsa, biz buna pek ‘hayırlı’ ticaret diyemiyoruz. Ki balıkçı kabzımala borçluysa, o komisyonun nasıl arttığını varın siz düşünün.

Öyle böyle borçtan da bahsetmiyoruz hani... 3 bin 100 balıkçının sadece Ziraat Bankası’na borcu 123 milyonmuş, bir o kadar da komisyonculara borç varmış. Garip ama gerçek: bereket birilerine yarıyor ama balığa ve balıkçıya yaramıyor. Balıkçı borcunu kapatmak için aşırı avcılık yapıyor ve zamanla balık yatakları kuruyor. Binlerce yıllık balıkçı - doğa kardeşliği de toparlanamayacak şekilde bozuluyor.

Demek ki balığın fiyatının belirlenmesi, balık ve balıkçının geleceğini belirlemekle birebir. Ve bu kadar hassas bir konuda, söz ve yetki sadece bir grupta olunca ‘Halka ucuza balık yedirme’ klişesinin arka planında trajik bir hikâye yaşanıyor; kurbanının balıkçı olduğu. Az da bir insan grubundan bahsetmiyoruz: 17 bin teknelik (1800’ü gırgır ve trol) dünyanın içinde ve çevresinde (ve sezonluk) var olmaya çalışan 100 bin kişilik bir hikâye...

Toplantıdaki balıkçıların ifadesiyle “Ortada ‘fena halde leman’ bir sistem var ve bu sistemi nasıl kendi elimizle yarattıysak, yine kendi ellerimizle değiştirmeliyiz”. Doğru söze ne denir; balıkçı kendi güzel geleceğine yürür, biz de keyifle yazarız. Ama her şeyin öncesinde bir nefes almak şart. SürKoop Başkanı Ramazan Öztürk’ün talebi hem yerinde hem ilaç gibi. Ziraat Bankası, balıkçının borcunu bir yıl ötelesin. Hatta yetmesin (burası da bizden) geri kalan borcu da, hakkaniyetli ve insaflı şekilde yapılandırsın. Nefes alan balıkçı da boş durmasın ve denizle olan kardeşliği tekrar kazansın. Sonuçta o sularda hepimizi temsilen geziyorlar.

 

Çocuk parklarındaki ‘yenilik’

Hep kıllanıp dururduk, çocuk parklarındaki ‘plastik’ hegemonyasına. Ve sıkıntıda yalnız olmadığımızı gördük. Uzuncorap.com sitesinden Metin Solmaz’a bağlandık: “Plastiğin kanserle ilişkisi ve bundan çocukların korunması gerektiği tartışılmıyor. Türkiye’de çocuk parklarında her şey plastikleşiyor. Teneke olan kaydıraklar, tırmanma alanları hep plastik. En fenası da kum olan zemin kauçuklaşıyor. Bu koalisyondan yazları çıkan koku şahidimizdir. Parklar kanser kokarsa biz neyi koruyacağız?” Metin işin üstünde, siteyi takip etmekte fayda var.

 

Mohti Laz Meyhane – Beyoğlu

Bu sayfanın yazarı da Laz olunca, Asmalımescit’teki kıymetli mekânı yazmamak olmazdı. Duvarlarını kendi köyünden iki aykırı tipe ayıran ressam Hüseyin Acar’ın mekânı Mohti Laz Meyhane’nin temel direği dili, mutfağı ve kokusuyla Laz kültürü. Fiks mönü uygulanan restoranda, mutfağın mönüsü tamamen Laz yemeklerinden oluşuyor. Hamsikoli, karalahana sarması, kaygana (hamsi ve pazıdan yapılan bir yemek), hamsili pilav ve tabii ki Laz böreği... Orhan Adli Apaydın Sok. No: 15/A, Asmalımescit, Beyoğlu, Tel: 0212 249 71 81

 

Sula Bozis tarifli ‘tarama’

İstanbul mutfağının kıymetli yazarlarından Sula Hanım’ın evine konuk olduk da gözümüz gönlümüz bayram etti. Diğer tatları kendimize ayırıp, enfes tarama tarifini paylaşıyoruz. Taramayı bir tülbende sarıp fazla tuzdan arınması için 30 dakika ılık suda tutuyoruz. İyice süzüp bir çay kaşığı sıvı yağ ve bayat ekmekle robotta karıştırıyoruz. Krema kıvamına geldiğinde, bir çorba kaşığı daha sıvı yağ katıyoruz. Sonrasında az limon suyu ve yağ katarak işlemi bitiriyoruz. Katı halde, siyah zeytinle süsleyerek servis ediniz.

 

Sofranın gülü

 

Ehlikeyfin seyir defteri

 

Şikâyetim Yaradana