Balıkçıyı da vurdular!

İşinde gücünde bir balıkçı grubu, devlet tarafından korunamıyor. Kamunun kurallarını koruyan münevverlerden kuvvetli bir kardeş omuz alacağına, vicdansızların mermilerini alıyorlar
Balıkçıyı da vurdular!

20. yüzyılın başında İngiltere de trol avcılığının yasadışı olması teklif edilmişti.

“(...)Cinayeti kör bir balıkçı gördü/ Ben gördüm kulaklarım gördü/Vapur kudurdu, kuduz gibi böğürdü/Hiçbiriniz orada yoktunuz(...)”*

Duymuşsunuzdur: Geçen hafta, Rumelikavağı Su Ürünleri Kooperatifi Başkanı Ahmet Aslan, daha önceden de uyardığı (yasadışı avcılık yapan) dip trolcüsü tarafından önce dışarıya çağrıldı, sonra da başından vuruldu. Yetmedi, yerde yaralı yatarken yüzüne basılıp dişleri kırıldı. Şükür ki kurtuldu, lakin bir gözünü yitirdi. Buyurun işte sabahtan akşama gazetelerden, ekranlardan asabiyet, nefret, hiddet kusan cemi cümle cibiliyetimizin yarattığı ‘şahane’ insanlarımız. Artık nasıl bir torna tesfiyeden geçtiyse, o kadar balık kokusu, deniz havası da yumuşatamamış arkadaşı... Ki böyle ipten kazıktan kurtulmuş gibi kudurabiliyor, böğürebiliyor. E ortada adaletinden sual olunmaz bir ‘devlet’ de olmayınca, bu tip fantastik tipler orada burada cirit atıp, duruyor. Ez cümle ortada balıkçılık meselesinden önce, fena halde bir insanlık meselesi var; canımıza, kanımıza dokunan...
Duyduk ki bu saldırı ilk değilmiş. Son olacak gibi de gözükmüyor. İşinde gücünde, ekmeğinde bir balıkçı grubu, devlet tarafından korunamıyor. Kamunun kurallarını, kamunun menfaatini, kamu yerine koruyan bu münevverler, kamu görevlilerinden şöyle kuvvetli bir kardeş omuz alacağına, vicdansızların kalleş mermilerini alıyorlar. Hayır, aynı devlet canı istediği zaman nasıl ‘caydırıcı’ bilmesek, balıkçımızın yanına varıp “Aman reis, uzak dur bu işlerden” diyeceğiz. İşte, fakirin ekmeği umut. Günü gelir, hesap sorulur diye bekliyoruz. 

Geleceğin mönüsü
Dip trolü avcılığının şerrini defalarca yazdık. Bu konuya ek olarak daha da ne denir, bilmiyorum. Bu avcılık türü, bence (kişisel yorumumdur) insanlık yasaları nezdinde değil, doğanın yasaları nezdinde de ‘kaçaktır’, ‘yasaktır’, ‘suçtur’. Sadece ben desem iyi, bunu biyoloji söyler, tarih söyler, coğrafya söyler: Geçen yüzyılın başında, 1911’de Gloucester, Massachusetts’te, daha öncesinde İngiltere kıyılarında ve başka sularda, bizatihi çoğunluk balıkçılar bu tip av şeklinin nasıl felaketlere yol açtığını görmüş ve parlamentodan yasa çıkartılmasını talep etmişlerdir. 1376 İngiltere’sinde III. Edward zamanında bile gündeme gelen bu melanet, bugün de birçok ulusal ve uluslararası kurum tarafından sıkı denetim altında. Aradan geçen zamanın üstüne bir de artan nüfus, gelişen teknolojiyi (buhar gücünün, petrolün, peş sıra petrol türevli- ucuz ve dayanıklı naylonun - ağların, sonar cihazlarının, vs’nin keşfini) koyun, mevcut vaziyeti anlarsınız...
Beslenme tarzıyla, gezegenin başına bu kadar bela olan başka bir canlı türü daha görülmemiştir herhalde. Karnımız doyacak diye gezegenin bizden gayrısı sıraya girmiş, büyük bir hızla türünü tüketip duruyor, yeter ki homo sapiens aç kalmasın... Ha bir de, “Haftada şu kadar balık tüketirseniz, mis gibi olursunuz” diyen otistik reçeteler de işin cabası... Sanki insanlık tarih boyunca, deniz kenarlarında mukimmiş, balıktan başka bir şey yememiş, ortalıkta şeker şerbet dolaşmış gibi deniz de her daim bu kadar bereketliymiş gibi... Japonya’da düzenlenen balık yemekleri fuarına, ‘denizanası’ mönüsüyle katılan bir girişimciye “Standınıza ve yemeklerinize ilgi ne düzeyde?” diye sorulduğunda, kendisi “Beklediğimden kötü ama gelecekten umutluyum” demişti. Vaziyet budur, girişimci aklının beklediği gelecekte, (olası) torunlarımın ağzının yüzünün jöle olmasını istemiyorum, bunun için kerterizi çok net alıyorum: Küçük ölçekli kıyı balıkçılığından gayrı başka da bir çözüm görmüyorum. Gerekirse balık da yemiyorum ve ekliyorum: Mevzu sadece trol mevzuu da değildir, artık hiçbir deniz böylesi ölçekte bir endüstriyel balıkçılığı kaldıramamaktadır. Deniz bitmiştir, bundan sonrası kesif bir yalnızlıktır. 

Tehlikenin farkında mısınız?
Araya asabiyet sokalım: Bir de enteresan bünye var ortalıkta, medyanın her fırsatta üstüne atlayıp, sevip okşadığı bir muhterem... Çıkıp diyor ki: “Devlet balıkçılığı bize bıraksın, biz yönetelim.” Biz bir musibetten bin nasihat çıkar diye umut ederken, bu arkadaş musibeti suya, nasihati kendine yazıyor. Televizyonda her arzı endam ettiğinde bu işe gönül vermiş akıl ve izan sahibi insanlara karın ağrısı veren, “Yahu hakikaten var mıdır acep buna inanan biri?” diye güldürürken düşündüren bir parodiye muhatap oluyoruz... Yine de her türlü hatasına, savsaklamasına rağmen, devletimizin (balıkçılığı bu arkadaşın aklına teslim etmek gibi) böylesi bir gayri ciddi harekette bulunmayacağına vâkıfız, di mi?
Bitirelim: İşin kolluk, yani sahil güvenlik, deniz polisi, zabıta tarafından anlamam, ilgilenmem de zaten. O kısım, mevzunun ‘sert ucu’. Hem duyduk ki polis teknesinin üstüne bile tekne süren bir rahatlık mevzu bahismiş. Bizimkisi hadisenin ilmi, idari ve hukuki tarafına dair... Hal böyle olunca; denizlerdeki aklın, vicdanın, ahlakın ve imanın ‘risaleleri’ni yazacak bakanlıktaki, İl/İlçe Tarım Müdürlükleri’ndeki, belediyelerdeki, Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü’ndeki, üniversitelerdeki münevverlere geçen haftaki suali tekrarlamak isterim: Tehlikenin farkındasınız değil mi? Hayır tarih de boş durmuyor, elinde kalem not alıyor. Sonra “Hiçbirimiz orada yoktuk!” olmasın. Çünkü ‘vardınız’ ve biz gördük! 

*Attilâ İlhan