Bizim Deniz

Sinop'ta çekilen belgesel 'İçimdeki Deniz'i izlerken sadece değişen yaşamlara, kaybolan hikâyelere değil; doğayla uyumlu şekilde inşa edilen 'nefes alan ahşap evlerin' yerine dikilen ruhsuz binalara da tanıklık ettik...
Bizim Deniz

Hemen söze girelim, zira yerimiz dar: Geçenlerde Siemens Sanat’ta Mimar Bahanur Asya’nın yapımcılığını, film sanatçısı Yılmaz Vurucu’nun yönetmenliğini yaptığı ‘İçimdeki Deniz-The Sea in Me’ adlı belgeseli izledik. Satelliet Groep, Sinopale ve Avrupa Kültür Derneği geçen yıl şık bir ortaklığa girişip Karadeniz’de misafir sanatçı programı başlatmış. Sinop’ta iki ay yaşayacak ve deneyimlerini ‘belgeleyecek’ bir mimar ve bir yönetmen aramışlar. Asya ve Vurucu’nun da kurucusu olduğu Xsentrikarts Derneği’nin projesi seçilmiş ve ekip de temmuz-ağustosu Sinop’ta sohbetler ve çekimlerle geçirerek, belgesellerini hazırlamış.
Birkaç kere mevzuunu yapmıştık: Rize, Pazarlıyız, haliyle, genelde gezegenin, özelde de Karadeniz’in mavisine, yeşiline ‘hastayız’. O coğrafyaya atılan/dikilen her kazık canımızı fena yakıyor. Kalkınmacı-kapitalist akıl da yemin etmiş bir kere, duman edecek bizim oraları, ne etsek nafile, ‘çevrecinin daniskası’na lafımızı yetiştiremiyoruz. Asya ve Vurucu da yetkililerden bilgi derlemekte bayağı zorlanmışlar, acep ‘Türkiye aleyhtarı’ işe mi kalkışılıyor diye. Halbuki, tarih nezdinde; asıl aleyhtarlık şimdiki ‘iktidari’ faaliyetler... Neyse konumuz belgesel, celallenmeyelim yine...
Belgeselin temel suali ise sarihmiş: Karadeniz’deki çok katmanlı değişimler; ekolojik dengenin sarsılması, bunun balıkçılığa etkisi, sahil yolu çalışmaları, çarpık (hem de ne) kentleşme, enerji politikası (termik ve nükleer tesis belaları) ve en fenası kaybolan yerel kimlik, bilgi, otantiklik ve göç... Bu dertlerin kaynaklarına dair yetkililerden kelam alamayınca, en güzel şeyi yapıp, coğrafyanın ‘demirbaşı’ ahaliyle temas etmişler. Tüm melanetleri ve güzellikleri insanların gündelik hayat deneyimlerinden derlemişler/demlemişler.
Belgesel deneyiminden özet geçelim, araya ‘parça’ sokarak: “Ütopik bir balıkçı kasabası bulup, bunu büyük bir endüstriyel şehirle karşılaştırmak istedik, ancak fark ettik ki Sinop ne büyük endüstriyel bir kent, ne de ütopik bir balıkçı şehri/kasabası. Aslında her iki özelliği de bünyesinde barındırıyor; hem bol miktarda küçük balıkçısı, hem de büyük balıkçı tekneleri ve şirketleri var. Tek üretim alanı balıkçılık ve tersane. Buna rağmen ikisinden de kurtulmaya çalışan bir kent politikası izlenmekte. Oysaki binlerce yıldır ayakta kalan geçim kaynağı ve deniz bağlantısı, hâlâ hayatlarda izlerini taşıyor.”
Üretim alanından tamamen çekilmiş, iki aylık turizme yatırım yapan (sürdürülebilir yanı düşünülmeden), kıyılarını yolla (Sinop’ta otelle), betonla doldurup, denizle, tarihle, gelenekle ilişkisini iyice askıya alan, denizden verdiğinden fazlasını isteyen, avladıkça avlayan bir şehre/şehirlere en başta Karadeniz’in bizzat kendisi küser tabii... Bu da bizcileyin katkı olsun muhabbete.
‘Şehirdeki anılarımı çalıyorlar’
“Belgeselimizde görülebileceği gibi, kentin balıkçılık ve denizcilik ile hem tarihsel hem de sosyolojik bağı var. Halk türküleri var, denizcilik ile alakalı... Hikâyeler ve şehir efsaneleri var, deniz ile alakalı. En önemlisi, hemen hemen herkesin küçük de olsa bir teknesi, denizle çok ciddi bağı var. Bu bağlar Sinop’u ve denizini özel kılıyor” diyor belgeselin yaratıcıları...
Belgeseli izlerken sadece değişen yaşamlara, kaybolan hikâyelere, mekânlara ve muhabbetlere çekilen ‘ah’lara değil, insan evladının tarih boyunca iklimle, doğayla, çevresiyle uyumlu şekilde inşa ettiği ‘nefes alan ahşap evlerin’ yerine dikilen ruhsuz, hikâyesiz, ceset binalara da tanıklık ettik. Mevzu uzun ve sıkıcı, kelamı, belgesele sohbetini emanet edenlerden Hale Oğuz’a bırakalım: “Bir insanı ayakta tutan en önemli şeylerden birisi, bir yere ait olmaktır. Şehirdeki anılarımı çalıyorlar, aidiyet hissimi kaybediyorum. Kötü şehirleşmeden dolayı umutlarımı kaybediyorum. Hem anılarınızı hem hayallerinizi kaybediyorsunuz, bu ölüm ile eşdeğer bir şey…”
Asya&Vurucu kelamından devam edelim: “Ama Sinop’un çok çekici bir özelliği var, kültürünü ve yapısını tamamen yitirmiş değil. Halk hâlâ iskeleyi doldurup balık tutuyor, yelken kulübü hâlâ işlemekte, küçük balıkçılar hâlâ var ve hâlâ denizcilik ve balıkçılar kültürü kentin yaşamında çok önemli bir yer tutuyor; tekneler yapılıyor/tamir ediliyor. Ve bu değerler/olgular geliştirilerek, yarına taşınabilme potansiyeli hâlâ var.”
Çok kelam eksik kaldı. Bir de ileriki hedeflerden bahsetmek vardı. Ama bu da bir gazete yazısı sonuçta, hem zaten, asıl söz izlenilince anlaşılacak... Bitirelim: Belgeselden kulağımıza takılan, maziden leziz bir Sinoplu balıkçı marifeti ile: “İki balık tutar, birini satar rakı alır, diğerini meze yapardı!” Hayat onlara güzelmiş!

Ehlikeyfin türküsü


Belgeselden yadigar, Topal Süleyman’ın torunu emekli avukat Vural Etyemez’in söylediği ‘Efe Alayı’ türküsüyle nefes alalım. (Şarkıda geçen mercan balığına dikkat; Karadeniz’de mercan, vay anam vay!)

Tersaneden kalktı efe alayı
Millet bahçesinde verdik molayı
Aman Hakkı reis, nedir kolayı
Bu sene balıkçılık pek yaman kaçtı

Laka laka lak lak
Şıngırlak şıngırlak şıngırlaka lak lak
Dalgaya bak, çek mastor çek
Kalkalım hey-heeey

Yüksek gazinoda yanar lambalar
Topal Süleyman söyler güzel kantolar
Tarakçının Mustafa göbek çalkalar
Çifte naraları pek yaman kaçtı

Mercan balığına attık oltayı
Kefali görünce geriye kaçtı
Palamut ağ içinde alevler saçtı
Bu sene balıkçılık pek yaman kaçtı