Bizim deniz, zavallı deniz!

UNEP/MAP (Birleşmiş Milletler Çevre Programı - Akdeniz Eylem Planı) tarafından hazırlanan Akdeniz Deniz ve Kıyı Çevresinin Durumu-2012 raporu açıklandı. 'Bir bilen'in danışmanlığında göz atacağız. Bakalım 'Bizim deniz'in halleri nasıl?
Bizim deniz, zavallı deniz!

Rapor, Akde-niz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi (Barselona Sözleşmesi) protokolleri gereğince düzenli olarak hazırlanıyor. Türkiye, Barcelona Sözleşmesi’ne taraf olsa da bazı protokolleri henüz imzalamış değil: Offshore (açıkdeniz) ve ICZM (Integrated Coastal Zone Management-Entegre Kıyı Alanları Yönetimi). Ancak bu sene Taraflar Toplantısı’nın İstanbul’da yapılacağı (Aralık 2013) ve Türkiye’nin iki yıl boyunca MAP Büro Başkanlığını yürüteceği bilgisi, iki protokolün de imzalanacağı yönünde duyumlara neden oluyor. Türkiye’nin sözleşme yükümlülüklerini yerine getirme, izleme ve raporlama performansının gayet iyi olduğunu öğreniyoruz. Hadi hayırlısı! Raporda, İstanbul ve Karadeniz yok. Marmara bile oldukça az veriyle yer alıyor. Metinleri buna göre okumakta fayda var.

21 ülkenin kıyısı bulunduğu Akdeniz’i etkileyen baskı unsurlarını özetle veriyoruz: Şehirleşme ve sanayileşme kaynaklı kirlilik, turizmdeki gelişmeler, habitat kaybı ve bozulması, kıyı erozyonu, ekolojik süreçleri ve eko-sistem döngüsünü etkileyen aşırı balıkçılık, iklim değişikliği kaynaklı istilacı türlerin yayılımı, balıkçılık, denizcilik, enerji, su ürünleri ve desalinasyon merkezli endüstrilerin yol açtığı kirlilik vs...

Biyolojik çeşitlilik açısından Kuzey Ege’nin pek kıymetli olduğunu görüyoruz. Türler açısından birkaç referans: Akdenizfoku için Türkiye ve Yunanistan kıyıları kritik önemde. Kaplumbağa yumurtlaması açısından Doğu Akdeniz basenine Türkiye, Kıbrıs, Yunanistan (Girit ve Zakintos), Libya ve Mısır kumsalları önemli. Kaplumbağaların tesadüfi avlanması (by-catch) konusunda Alboran denizi (Akdeniz’in Atlantik girişi). Posidonia çayırlarının olduğu her alan kritik (özellikle Tunus Gabes Körfezi). Deniz dibinden yüzeye yükselen (upwelling) besinlerin yoğun olduğu bölgeler büyük deniz memelileri (balina, yunus) ve diğer pelajik su balıkları için (orkinos, kılıç ve diğer göçebe türler) önemli biyo-çeşitlilik alanları (Ligurya denizi ve Atlantik girişi gibi). Ticari değeri yüksek balık çeşitliliği açısından Kuzey Ege, Adriyatik ve Alboran öne çıkıyormuş.

Bölgeye özgü olmayan, istilacı türler de iklim değişikliği nedeniyle Akdeniz’de cirit atmaya başladı. Bu türlerin temel girişi; Atlantik ve Kızıldeniz’den gelen gemilerin sintineleri ile Süveyş Kanalı ve Cebelitarık boğazları. Ortalama deniz suyu sıcaklıklarının artması ve tatlı su girişlerinin azalması gibi iklim değişikliği ve antropojenik (hep birlikte) etkiler de bu türlerin barınması için ortam hazırlıyor. Antalya Körfezi’nde bu tür sayısının, en yüksek rakam olan 200’den fazla olduğu, rapor ediliyor. İstilacı türlerin yüzde 10’u su ürünleri yetiştiriciliğinden, yüzde 28’i deniz ulaşımından, yüzde 47’si Süveyş Kanalı’ndan Akdeniz’e giriyor.

Akdeniz’e akan ve büyük besin kaynağı olan tatlı suların (nehirlerin) önü de turizm tesisleri, sahil yolları, kentlerle kesilirken, barajlarla akışları engellenmekte, endüstri ile kirletilmekteler.

Su ürünleri yetiştiriciliğindeki yüksek artışı da not edelim. FAO’nun rakamlarına göre ilk üç sırada İtalya, Yunanistan, Türkiye var.

Deniz dibinin tahribi açısından; Adriyatik Denizi’nin özellikle İtalya kıyıları ile Tunus çevresi ve Marmara en tehlikeli alanlar olarak göze çarpıyor. Öte yandan ‘aşırı balıkçılık, tesadüfi avlanma veya yan avlar, deniz dibi yapısı bozan dip trolü’ gibi eko-sistem zararlısı uygulamalar Akdeniz üzerinde büyük baskı oluşturuyor. Ayrıca kıyı yerleşimlerinin yüzde 37’sinde ‘kanalizasyon’ arıtılmadan denize ‘boca edilirken’, atık su arıtım tesislerinin yüzde 18’i yetersiz. Deniz trafiğinin yüzde 15’inin gerçekleştiği Akdeniz’de yaşanan kazalar, ‘petrol’ kirliliğini neredeyse tüm denize imza atmasına neden oluyor.

Kalıcı organik kirleticilerde ise kirlenme maddenin cinsine göre farklılık gösteriyor. Misal mavi midyelerde görülen HCB konsantrasyonu İtalya kıyılarını duman ederken, DDT oranı yine tüm Kuzey Akdeniz sahillerinden vururken, Arnavutluk kıyılarında en yüksek değerlerde seyrediyor. PCB konsantrasyonu ise tüm Doğu Adriyatik’te ve Marsilya kıyılarından en yüksek değerlerinde. Şimdi bu maddelerin kimyasal formüllerini vermeyelim. Ama fazlasının insan bünyesine zararlı olduğunu belirtelim, yoksa, raporda böyle poz vermezlerdi. Ha bir de yine raporun bir bölümünde kurşun ve cıva oranından bahsediliyor ki, o mevzu da pek parlak değil hani.

Akdeniz’in çöplerinin çoğu ise ‘evsel atık’ olarak adlandırılan çöplerden oluşuyor. Bunu turistik tesisler, çöplüklerden kaynaklı sızıntılar, nehir akışı (nehirlerden gelenler olsa gerek), tekneler, kasaba kaynaklı atıklar, gemiler oluşturuyor.

Atıklara gelince; listenin başında tabii ki ‘plastik’ bulunuyor, daha sonra yine yüksek rakamlarla ahşap geliyor, metal öncekilere daha az. Giysi ve kâğıt atıklar ise az da olsa listeye girmiş.

Uzatmayalım: Mevzu ortada, tehditler ve melanetler pek bir organize. Bunların bertarafı da sadece tek başına çözülecek gibi değil. Önce ulusal, sonra bölgesel ama illaki evrensel. Hatırlatalım: Kurtuluş yok tek başına, ya beraber ya hiçbir ‘deniz’!