El işi, göz nuru köprü örtüsü Galata balıkçıları

Keyiften geleni de var, karın doyurmak için geleni de, evde oturup 'başını belaya sokmamak' için geleni de, evladıyla zaman geçirmek isteyeni de... Köprü üstü balıkçılarıyla beraber olta salladık

Mevzubahis şehr-i İstanbul’sa mazi define özelliğini muhafaza ediyor. Misal, 19. yüzyılın sonlarında, şöyle yanımıza Ahmet Rasim’le Tatyos Efendi’yi alsak, Galata Köprüsü pozlamasında, Filip’in Gazinosu’na otursak, üstat ‘Eski İstanbul’da hovardalık’ anlatırken, kulağımızı ‘Gamzedeyim deva bulmam’ lezzetiyle şerbetlesek fena mı olurdu... Maalesef olmuyor, biz de teselliyi ruhumuza attıkları ehlikeyf çentiklerde arıyor ve köprünün bugünkü halipürmelaline, balıkçı rasatında içleniyoruz.
Ahmet Rasim oturduğu yerden köprüye bakınca ne görüyordu bilinmez, lakin pek uzun zamandır, gördüğümüz resim ortada: Sanki köprü için özel olarak kamıştan örülmüş ve köprünün iki yanını da örten bir balıkçı örtüsü. Sırtları yola, yüzleri Boğaz’a ve Haliç’e dönük bu muhabbetin halleri de, kahramanları da çeşitli. Keyiften geleni de var, karın doyurmak için geleni de, evde oturup ‘başını belaya sokmamak’ için geleni de, evladıyla zaman geçirmek isteyeni de... 



Âşık işi kesat
Ama ille de erkek geliyor. Toplumsal temsil, kendini köprüde de açık ediyor. Bu arada, bir gönül kıpraşması faaliyeti olarak, balıkçılığı gündemine almış ‘köprü üstü âşıkları’nı not edemedik, bu da bize dert oldu. İş için gelenlerin mesaileri uzun, tezgahı sabah 5’te, 6’da açıp akşam geç saatlere kadar konumlarını koruyorlar. İşsiz ve emekli grubunun mesaisi bundan daha kısa. Ekabirler içinse köprü üstü mesai daha çok part-time kıvamında; 3-4 saatlik. Tabii bu durum, balık bolluğunda değişiyor. Hem kalabalık, hem süre kendini aşıyor. 

Kıyıya yakın yerler acemiler için
Karagümrük’ten, Fatih’ten, Gaziosmanpaşa’dan, Sarıyer’den ve daha birçok semtten gelen balıkçılar arasında her türden insan poz veriyor, tarife kalkışmayalım yakışmaz. Lakin sınıfsal bir rasata yatmak, boynumuzun borcu: Bu iş daha çok alt ve orta sınıf meşguliyeti. Balıkçılığın olta, deniz ve balık üçgenindeki münzevi ve sakin hali, ahaliye de sinmiş. Kimse gevezelik yapmıyor.
O kadar çok insanın yan yana gelip de çıt çıkarmadığı ender bir Türk performansı olsa gerek şu balık avı. Av için kamış ve olta takımı kafi; yeme bulaşmak istemiyorsanız çaparide kıraça, sardalya, gümüşe, yeme bulaşırsanız kefale, izmarite talim edeceksiniz. Köprünün itibarlı noktalarında avlanmak içinse ehliyet ve kıdem şart. Kıyıya yakın yerler yeni ve acemiler, ortalar üstatlar için.
Son söz olsun: Tarım Bakanlığı toplantısından şu lüfer boyuna dair insaflı bir rakam beklerken, avucumuzu yaladık. Sonuç 18 cm. Yani Türk’ün soyu kırılan mübareğe cevabı neymiş: ‘Boyun posun devrilsin seni lüfer gibin’... Diğer balık yavrularıyla ilgili de elde var sıfır. Köprü üstünden Ayhan amcaya bağlanarak bitirelim: “İstavriti bile bitirdik. Yahu istavrit bu denizin kuru fasulyesiydi be. Ayıptır!”

Haziran ayı köprü balık tarifesi 

*Sardalya: Sırtında yeşil bir fon üstünde mavi lekeler vardır. Gözleri beyaza çalar. Karnı, yanakları ve solungaç kapakları gümüş gibi parlar. Asma yaprağıyla sarılınca pek bir leziz olur. 

*Kıraça: Tarife ne hacet. İstavritin ufağı. Lütfen sadece amatör balıkçıdan alınız. Tavada deneyiniz. 

*Kefal: Vücudu yuvarlakça, başı büyük, üst tarafı yassı, pullu bir balık. Kafası özeldir, hemen anlarsınız. Buğulama tercih ediniz. 

*Mezgit de hafiften başlamış. 

*Mustafa amcadan fiyat alıyoruz: Kıraça 7, sardalya 10 lira. Kilo değil de kap hesabı.

Köprü üstü manzaraları 


‘Aynı oltaya izmarit, çinakop ve istavrit gelirdi’
Mustafa Amca, 65 yaşında, emekli. Muhabbete giriş zor oluyor. Sorumuza üçüncü seferde enteresan bir karşılık alıyoruz. “Hava sıcak, ne konuşayım!” Neyse ki muhabbet zamanla harlanıyor. Mustafa amca, Selanik kökenli (“İsme dikiz” diyor orijin tarifinde), doğma büyüme Karagümrüklü. 40 yıldır köprünün müdavimi. Sabah Unkapanı Köprüsü’nde tuttuklarını Galata’da satıyor. Burası ‘satış-pazarlama’ için çok daha uygunmuş. Sabah 6’da soluğu köprüde alıyor. 60’lı, 70’li yılların balık bolluğunu ve çeşidini hatırlatıp dertleniyor. “Aynı oltaya izmarit, çinakop ve istavrit gelirdi” diyor. Son jön, 80’lerde köprü çevresini ziyaret etmiş ‘Nah böyle kol gibi’ tarifiyle malul ‘eşek kolyoz’muş. O da yitip gitmiş. Cuma günleri izin günü, onun dışında hep köprüde.
Vaktinde, Kumkapı’da Çamur Şevket’in Yeri, haftanın beş günü ‘çakınca’, 100 kiloyu bulmuş. 89’da pes edip, 40 kilo birden vermiş. Yaşına göre pek fit duruyor, lakin bir yakınının şerhini de düşüyor: “Delikanlısın da vitrin kötü.” Bir de komplo notu düşelim, Mustafa amcadan aktarıyoruz: “Yunanlar denizin altına ışık döşemişler; kolyoz, uskumru geçerken ışık tutuyorlarmış. Onlar da bu yüzden gelmez olmuşlar Marmara’ya, Boğaz’a.” Komplosunu anlatırken “Valla, ben büyüklerimin yalancısıyım” diyor habire... Haksız değil valla. Kılavuzumuz böyle ortalar yapınca burnumuzun komplo şerbetinden çıkmıyor. 



‘Halam da ileridedir belki’
Emekli Hatice abla köprünün nadir ‘kadın’ balıkçılarından. Aslen Tekirdağlı. Komşusuyla Gaziosmanpaşa’dan gelmiş. Fazla değil, bir senedir takılıyor. Öğleden sonra, üç-dört saatlik bir keyif mesaisi onunkisi, “Halam da ileridedir belki” diyerek aile kerterizi veriyor. Halayı bulamıyoruz. Kardeşiyle dayısı alıştırmış balıkçılığa. Yaban TV merakından anlıyoruz ki, avcılık hadisesi daha geniş. Lakin bu merak ne beş kızında, ne eşinde var. Eşi ‘ganyan bayii’nde avlanmayı tercih ediyor. Memleketine gidince Barbaros’ta ‘mırmır’a olta sallıyor. Avladıklarını konuya komşuya dağıtıyor. Misal, sardalya tamamen komşuya gidiyormuş, istavritleri kendisi yapıyor. 



‘Yakında resmine bakacağız’
Ayhan amca, 78 yaşında, balıkçı. Silivrili, Aksaray Yusufpaşa’da yaşıyor. Yaşıyla performansı arasındaki ters orantının müsebbibi, denizle ve hayatla ilişkisi. Sabah 5’te pozisyonu alıyor. Avlanacağı yere her gün yürüyor. Günde 20 kilometre yürümüşlüğü varmış. 1958’den beri köprü mesaisi yapsa da, balıkçılığı daha eski. Teknesiyle de avlanıyor. Çanakkale’ye bile gitmiş. “İspanya’ya da giderim” çıkışı, “16 kere evlendim” deparı, kamuoyunda hayretle karşılanıyor. Biz onu dinlerken, 16. eş kenarda keyfine bakıyor. Maziyi bildiğinden balığın haline fena dertli: “O trol yok mu, o trol.Yazıktır yahu, yakında balığın ancak resmine bakacağız.” Tuttuğunu satanlardan, avcılık işi, hayatı. Ehliyeti ve yılların mesaisi, köprüdeki itibarını ve noktasını belirlemiş. İstanbul’un birçok yerinden özel müşterileri var. Telefon açıyorlar, arabayla gelip balığı alıyorlar. 50 küsur senelik köprü mesaisini sorunca, Ayhan amcanın oltasına takılan balıklar hafızamızı zorluyor. Yakın zamanda levrek almış, hem de çıplak iğneyle; tüy yok, yem yok. Ustaların kelamları, amatörleri terletiyor.



‘Buranın ortamı bambaşka’
Salih bey, Sinan ve Gencer köprünün yenilerinden. Sarıyer’de yaşıyorlar. Ayda birkaç kez geliyorlar. Ol dertleri keyif almak. Salih beyin eski işyeri Süleymaniye’de olduğu için, balıkçı abilerine takılmışlığı var. Onları da ziyaret ediyor. “Neden Sarıyer sahili değil de burası?” sorusuna “Buranın ortamı bambaşka; çevresi, geleni geçeni başka!” diyor. İstihkak da mütevazı. Yarım kilo ile 2 kilo arası, yani anca haneye ve evlatla paylaşılan keyfe özel.



Eminönü klasiği: Yarım-ekmek balık
Tarihi atmosferi, kitsch kıyafet balosu ortamıyla yaşatmaya çalışan yarım ekmek-balık ortamına Aykut’un malumatıyla kulak kabartıyoruz. 23 yaşında Aykut, Ağrı Doğubeyazıtlı ve dört senedir burda çalışıyor. Haftada bir gün izin kullanmasının nedeni evli olması. O da balık yiyor, sadece uskumru değil elbet, en çok palamutla, çinekopa muhabbet gösteriyor. Eve de götürüyor. Bekarlar, isterse o tek günü de çalışarak geçiriyor. Deniz üstü tekne dükkanı sabah 7’yle gece 12 arası açık. Ekmek arasına giren balık uskumru, ona soğan ve ‘yeşillik’ eşlik ediyor. Yandan bardak turşu takviyesi de, mütevazı nevalenin çeşnisi... Ekmek arası balık: 4 TL.

.