Kent değil, balıkçı saati

"O kadar acelen varsa, git hamburger ye" diyen balıkçı amcadan, zamanın başka türlü aktığı barınaklardan öğreneceklerimiz var. 68'de Paris sokakları güzeldi ama cennet, balıkçı barınaklarının dibindedir!
Kent değil, balıkçı saati

FOTOĞRAF: YAVUZ SAÇ

Havalar sıcak, bünyeler bitap, o yüzden mevzua direkt giriyoruz. Balıkçı rasatında, nefsimizi tembellikle terbiye ediyoruz. Vakti zamanında bir dostumuz tekne turunda, Kaş civarında (hani hiç de fena bir diyar değildir), kıyıya varıyor. Denizmiş, güneşmiş amenna. E, karın da acıkıyor… Haliyle radarı çalıştırıp balık ve birayla açlığı dindirmenin yolunu ararken, gözüne deniz kıyısında balıkçı barınağı pozu veren, ihtiyar kıvamlı bir zatın dükkânı çarpıyor ve artık o günün rızkında ve mutfağında ne varsa siparişi veriyor.
Burayı not edelim; ha keza hâlâ memleketin bazı noktalarında, doğanın rızkıyla muvaffak olan ‘ticari’ tesisler de var, az da olsa. Neyse, dostumuz işletmenin hem ‘kendisi’ hem garsonu olan amcaya balığı söyledikten sonra, manzara eşliğinde beklemeye geçiyor. Bir şehirli olarak sabrı da kısıtlı; hem tekne bekler, hem organizma kent saatine ayarlı. Aradan çok vakit geçince, sabır da tükeniyor ve amcaya ses ediyor, lakin ettiğiyle kalıyor. Önce sözü alalım: “ Amca, olmadı mı balık daha, gözünü seveyim biraz acele et!”. Amca durur mu, nefsi tecrübeyle terbiye etmiş, yapıştırıyor cevabı, ki burayı da not edelim: “Evladım, ben şehirden buraya acele etmek için göçmedim, o kadar acelen varsa git hamburger ye. Biz burada sana balık keyfi veriyoruz, balık yemeği değil.” Not defteri hâlâ açıksa devam edelim ve şu güzel Osmanlı-Türk atasözünü de livara istifleyelim: Sormaz ki sorsa bilecek, bilmez ki bilse soracak… O yüzden yazının bundan sonrasına kent saatiyle değil, hülya saatiyle devam edelim. 

Fevri muhabbeti yemeyiz
Artistliğin alemi yok, edepsizliğin de, kentli ‘münafıklar’, ‘muvaffaklar’ sözümüz size (tırnaklara dikkat)… Bir türlü tutunamıyoruz işte, hele az biraz da bizlere kulak kabartın, anlayıverin gari (veya hiç anlamayın).
Önceki yazılarımızda iki mevzua fena gönül eylemiştik; birincisi aheste mutfak (slow food), diğeri de Yunanistan nazarında, Akdeniz kimliği. Ez cümle, ilişmeyin beyler bayanlar, biz sizin saatinizle değil, kendi saatimizle yaşıyoruz. Yaşamakla kalmıyor, her türlü melanetine rağmen, musibet dünyanızda kendimize, ‘yalı yalı’ nasihat çıkarmaya çalışıyoruz. Çalışmayı sevmiyoruz, ’ tembele’, ‘macerapereste’ reva görülen fevri muhabbeti yemiyoruz. Yüksek müsaadenizle, bizim de kendi çapımızda bir fıtratımız var, doğayla, evladı mahlukatla bir temasımız var, kurunun yanına yaş koyuyor, demin yanına tav koyuyor ve diyoruz ki: ‘Kah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi, kah inerim yeryüzüne alem seyretsin bizi’, yerse!
Sintinemize fena halde keyif depolamışız, alem de dikkat edecek, hakeza hareket yaparsa ‘kralını görecek’. Velhasıl, bizden olmayanlar için yazının bundan sonrası zulümdür, şimdiden uyaralım. Bizimkiler içinse yazının bundan sonrası, bir çağrıdır: Buyurun dostlar buyurun, barınağın yanına buyurun. Yalan değil, zincirlerinizden gayrı kaybedecek bir şeyiniz yok. Zorlamayın boşuna, asıldıkça sıkıyor. 

Balıkçımızın çizdiği rota
Kendisinin ismini ve hünerini çaldığımızdan haberi yok. Olsa ne yazar, bi kere kapmışız, ahvalinden şerbeti, kelamından demi… Abartırsak yeridir, lakin balıkçımız hâlâ bünyeyi barınağa istifleyememiştir, (dümeni dümenimizdir ayrı). Ki, bir pozisyon alsa, cenneti yeryüzüne indirecek, ama hayat gailesi işte indiremiyor bir türlü (not etmeye devam ediyoruz değil mi?). Sakallıdan ödünç alarak devam ediyoruz (Marx emiceden bahsediyorum), balıkçımızın izniyle; “Öğlene kadar çalışır, öğleden sonra balık tutar, akşam da okuyup, yazarım!” Yeterince ‘aydınlandığımıza’ kanaat getirip, sakallıyı yalnız bırakmıyor ve balıkçımızın çizdiği rotadan üstüne koyuyoruz: Yok öyle öğlen balığına salata muamelesi yapmak, bunun kerahat vakti var, rakısı var, muhabbeti var, o yüzden okuma-yazma hattını biraz ileri çekip, mevzuyu şamataya veriyoruz. E, öğlene kadar çalışmışız, hangi çılgın bize zincir vuracakmış hakikaten şaşıyoruz. Dostlara da yılları vermişiz, kaideyi sağlam yere kurmuşuz, balığı da leğene sermişsek, feleğin kendisine iki kelam edeceğiz elbet.
İsmini anmayalım, lakin soframıza serdiği zülfü, endamı, hayat kıvamı öyle böyle değil, şu köşeye bile sığdıramadık. Hani hava sıcak ya, hani bünye ofise girmek istemez ya, hani narin nefsimiz meltemde, ayakları tuzlu suya sokup çıkarırken, iki muhabbetin belini, kafa ‘binbeşyüz’ kırmak ister ya parantez açıyoruz. 68 Paris sokakları güzeldi, o sokaklar nazarında duvarların dibine yatıp memlekete ayar vermekte mahzur yok: Cennet, balıkçı barınaklarının dibindedir, usul usul ilişiniz!

.