Lüferi sevmezse gönül 'insan'ı ne anlar

Denizlerdeki tür-kırım bu denli ortadayken geçici ve sınırlı çözümlere odaklanmak, sıkıcı bir şaka olsa gerek!

Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı, şubat ayında Greenpeace’in tertip ettiği Koruma Kontrol Genel Müdürlüğü’ne yönelik 2 bin 70 kişilik faks varyetesi ardından, 21 Haziran’da gerçekleşecek Su Ürünleri İstişare Kurulu toplantısında balık türlerinin yasal avlanma boylarının gündeme alınacağını ve alınan kararlar ışığında gerekli düzenlemelerin yapılacağını duyurmuştu. Bu nedenle, geçen hafta yapılan toplantı, sularımızdaki balık çeşitliliği ve nüfusuna dair mühim bir toplaşma özelliği taşıyordu. Onca haftadır, kayığı bağladığımız bu köşeden ‘Yavrulara kıymayın efendiler’ diye haykıran faniler olarak hadiseye ilgisiz kalmamız beklenemezdi. 

Cenazeyi kaldırırken...
O gün toplantı salonundan canlı bağlantı ile, peşi sıra da posta ve telefon yoluyla derlediğimiz malumat pek parlak değil; onu bir söyleyelim. Bakanlık hadiseye müdahale etmezse lüfer avlanma boyu ‘laga luga’ya gelecek, sonucunda Boğaz’ın tarihine ve kimliğine imza atmış bu afili balık maziden ve edebiyattan gayrısında poz vermeyecektir. Mesele sadece lüfer değil elbet, lakin bu sürecin sembolü (jönü) olma özelliğini taşıyor.
Memleket sularına aklını gömmüş bilim insanları, yarım milyondan fazla imzaya mazhar olmuş ‘Seninki kaç santim?’ kampanyası, tezgah/mekan/hal gezen lüfer koruma timleri, vicdan ve izan sahibi işletmeciler, küçük ölçekli balıkçılar, sualtı hayata meraklı ahali bu kadar ses etmese muhtemel Ankara’daki toplantı sadece ‘ekonomik’ çıkarların gölgesinde gerçekleşecekti. Öncelikle bu camiaya saygımızı sunalım. En azından lüferin Boğaz’dan ‘cenazesi’ni kaldırırken, arkasından ‘İyi bilirdik’ diyecek bir cemaat toplayabilmişiz.
Toplantıya dair en temel şikayet, esastan ziyade usule yani metodolojiye dair. Topa baştan iyi giriliyor ve açılış bilimsel bir sunumla yapılıyor. Lüfer popülasyonunun yüzde 60’ının 23-24 cm’de, sadece yüzde 10’un 19 cm’de ürediği açıklaması yapılıyor. Hadisenin bu çerçevede tartışılması beklenirken, toplantının ‘kolaylaştırıcısı’ yetkililer, hayatını bu işten kazanan ve denizin altından ziyade teknenin üstü ile ilgilenen endüstriyel balıkçıya ‘Siz ne öneriyorsunuz, ne yapalım şu boy hikayesini?’ mealinde sual ederek, mevzuyu zorlaştırıyor.
Bu kadar hayati bir toplantıyı, çevresel ve bilimsel değerlerinden sıyırıp yalnızca sektörel çıkara indirgeyen ve ortalığı müzayedeye çeviren tartışma usulünün de bu topraklardaki karşılığı aşikar; ne kadar çok bağırırsan o kadar çok ‘haklı’ olursun. 

Erken kalkan erken ağ alır
Ezcümle, resmi karar olmadığını ve Bakanlık onayından geçmediğini özellikle belirterek, çıkan neticeye bakalım; avlanma boyunun 14 cm’den, 18 ya da 19 cm’e çıkarılması... Ki, bilimsel veriler ışığında önerilen avlanma (yumurtlama) boyu 24-25 cm. Aradaki fark nasıl kapanacak? Şöyle: Yakalanan balıkların her biri şöyle güzelce yumuşatılacak, sonra her iki taraftan çekilerek uzatılmak suretiyle boyu büyütülecek. Bu işlemden sonuç alınamıyorsa, bir de sualtı istişare toplantısı tertip edilerek lüferin bizatihi kendisi erken doğum için ikna edilecek. Kampanyanın sloganı da hazır: ‘Erken kalkan erken ağ alır!’
Başta söylemiştik, daha doğrusu Bakanlık duyurmuştu; toplantının nihai amacı bütün balık türlerine dair bir ‘avlanma boyu’ tartışması yapmaktı. E yöntem böyle olunca, istişare temaşaya döndü ve diğer balıklar kapıdan ‘içeri alınmadı’. Halbuki lüferin dışında, orfoz ve kalkan, IUCN (International Union for Conversation of Nature) raporuna göre tehlike altındaki türler arasına girmek üzere. O vakit, tüm duyarlı camia adına Greenpeace’ten geliyor: Halihazırdaki stokların durumu ve av baskısını da göz önünde bulundurarak, lüfer 24-25 cm, kalkan 45 cm, orfoz 45 cm olmalıdır. Bu izan ışığında Tarım Bakanlığı ve Koruma Kontrol Genel Müdürlüğü ilgililerine ses etmek elzem. 

Tükenişimizin selası
Mevzu bu haliyle iyice trajik hal almış durumda. Sadece memleket sularında değil, tüm gezegenin denizlerinde yaşanılan tür-kırım bu denli ortadayken, bilimsel araştırmalar, raporlar aleni hakikatı her daim ifşa ederken, hâlâ daha günlük, geçici ve sınırlı çözümlere odaklanmak, sıkıcı bir şakadan başka bir anlam ifade etmiyor. Böyle tüketerek hiçbir yere varamayacağımız ortada.
Sökük gittikçe büyüyor ve ortalıkta izan ve vicdan sahibi ‘terzi’ de yok. İnsanlık yosun ve denizanası yemeye ikna olmazsa, balık gibi ‘balıkçılık da bitecek’. Ne oluyoruz, ne yapacağız? Sektör, endüstriyel yapısı gereği böyle hayati sorular sormayabilir; lakin korumak, kollamak ve denetlemekle mükellef idari yapı sadece kendisi için değil, tüm insanlık için bu soruyu sormakla mükelleftir.
Son söz olsun: Bir canlıyı sevmek, tüm canlıları sevmektir. Her tükenen tür, kendi tükenişimizin ‘sela’sıdır. İşte mesele bu kadar basittir.



Mesele sadece lüfer değil elbet, lakin bu sürecin sembolü (jönü) olma özelliğini taşıyor.

.