Son 'barba'lardan biri

Onlar, 'İstanbul Meyha-neleri'ni yaşatan ustalardı. Ve önce ustalar, sonra onların talebeleri yeni ustalar gidiyorlar, birer birer... Masadan son kalkan da Yakup oldu...
Son 'barba'lardan biri

Yakup 2 nin sahibi Yakup Aslan, salı günü hayatını kaybetti.

Bizans’tan beri süregelen İstanbul meyhanelerini, farklı kıvamlarda demleyen meyhaneciler, namı diğer ‘barba’lar yerlerini yenilerine bırakarak kalkıyor masadan. Lakin onlarsız sofralar hakkıyla kurulabilecek mi, işte onu zaman gösterecek.
Çünkü, bu kuşak mesleğin usulünü, mekânın raconunu bazı bazı aheste bazı bazı aceleyle memleketi terk eden Rum ustalarından öğrenmişlerdi. Ki o ustalar da asırlarca, bugün belki de Akdeniz’in kadim mekân prototiplerinden biri olan ‘İstanbul Meyhaneleri’ni yaşatan ustalardı. Ve önce ustalar, sonra onların talebeleri yeni ustalar gidiyorlar, birer birer...
Tüm bu girişe vesile olan son kaybımızı analım tarihin tüm barbaları huzurunda: Asmalımescit’in mühim duraklarından olan Yakup 2’nin sahibi Yakup Aslan da aramızdan ayrıldı. Vaktinde mekânın müdavimi olan Cemal Süreya’nın da dediği gibi, ‘üstü kalsın’lı bir hayata imza atarak... Sadece o da değil, son dört yılda kaybettiğimiz ‘kare as’ bile şehrin rengindeki eksilmeyi özetliyor: Entelektüel Cavit (Güneş), (Ogün) Ohannes Nergizyan, Refik Aslan ve Yakup Aslan. Huzur’u saymazsak, diğer üç barba da ismini mekâna vermiş üstatlardı: Ogün, Refik, Yakup. 

Şimdi daha yalnızız
Velhasıl, bir kuşak daha çekiliyor sahneden; işletmecisi ve müdavimi ile birlikte şehrin dört bir yanında sergilenen bu uzun soluklu ‘muhabbet’, zaten bir vakittir yerini yeni dekorlara ve senaryolara terk etmişti. Lakin, içlerinde yaşattıkları ‘zamandan azade’ meyhaneleriyle mekânın bir köşesinde yeni piyesleri izleyen, ona geçmişin tek-tekçi, fıçılı, gedikli, ayaklı meyhane demini katan bu kuşak sayesinde İstanbul’un ‘sözlü’ anakronik temsiline tanık oluyorduk. Şimdi, artık daha yalnızız; bizde kalan ise hafızamıza istiflediğimiz hikâyeleri ve ona eşlik eden Tatyos Efendi’den Kürdilihicazkar Saz Semaisi...
Geçen yıl boyunca, ‘İstanbul Meyhaneleri: Vuslatın Başka Âlem’ belgeseli vesilesiyle şehrin meyhane tarihinde gezinmiştik. Yol boyunca rastgeldiğimiz ustalardan meyhane aktörlerine, âdâbına, musikisine ve lezzetine dair anılar derlemiştik. Yetmemiş Atina’ya gidip, orada İstanbullu meyhaneci, müdavim aramıştık. Başladığımızda Refik Usta daha yeni vefat etmişti, onunla konuşamadık diye dertlenmiştik, daha sonra Atina’nın bir banliyösünde huzurevinde yaşayan asırlık müdavim Pavlis Moshakis ile konuşmuştuk. Peşi sıra tekrar memleketin yolunu tutup muhabbetlere devam etmiş, gazeteci ve sıkı Yakup müdavimi Cem Dizdar ile birlikte Yakup Usta’yla bir sohbet derlemiştik, sonu tabii ki rakıyla biten (-kaydı bizde saklıdır). İki İstanbullu usta başka coğrafyalarda, benzer hikâyelerle göçtü gitti. Bu da şehrin hüznüne kaydolsun...
Kesik kesik yazıyorum, farkındayım, meyhane muhabbeti gibi oldu ol kelamım. Sadede geleceğim ama anılar da her taraftan çekiştiriyor. Neyse, bu son kadeh olsun bari... Diyeceğim şu: ‘Barba’ dediğimiz hadise mühimdir, nefesimiz yetmez anlatmaya, ki yaşımız, başımız kaç... Sözü, emanete hakkını veren ustalardan birine bırakalım o vakit; Büyükadalı (Fıstık) Ahmet Tanrıverdi Prinkipo meyhanesinden seslensin: “Barba meyhanenin sahibidir. Çok kalender, olgun bir insandır. Rinddir. Felsefeyi iyi bilen adamdır. Çünkü her gelenin nabzını bilip, ona göre şerbetini verir, burayı çok iyi idare eden bir maestrodur. Barbanın özelliği budur.” Yani uzun yıllar, meyhanelerde tabela olmaması ve mekanın ‘barba’nın ismiyle anılması tesadüfi değildir. Devam edelim, bu sefer de, yaşamını kaybetmeden çok kısa zaman önce, eski Kuzguncuk meyhanelerini dinlemek için kendisiyle söyleştiğim müdavim rahmetli Ziya Yücedağ’ı dinleyelim: “(Eski meyhanelerde) Herkes birbirini tanırdı, tek gitseniz bile hemen yan masadaki muhabbete dahil olurdunuz. Barbanın gözü ise her daim masa ve mezelerde olurdu. Müşteri istemeden, garson gelir ve günün mezelerini tabağınıza tadımlık koyardı. Barba, müşterinin yüzü kızarmaya başladığında önce mezeyi, sonra kızarma devam ederse rakıyı keserdi. Müşteri ilk defa gelmişse de barba onu denerdi. Doktordu onlar!” İşte tam da yeni zamanların kıvamı ile dertli ahalinin burnunda tüten muhabbet de bu; hani her tarafımız dökülürken, yaramıza merhem lokman hekimlere hasretimiz de bu yüzden. John Berger de haybeye dememiş: “Doktorların çoğuna, insanları sevmedikleri için güvenmez oldum!” Bu doktor başka doktor ama her türlü doktor da vaziyete kıllanabilir. 

‘Peşini bırakacak değiliz’
Son olarak Yakup kalktı masadan; Allah geride kalanlara uzun ömür versin, lakin zaman da hızlı geçiyor ve daha niceleri de kalkacak. Veda notlarını sadece ustalara değil, bu ustalara en güzel sahnesini açmış şehre de yazıyoruz. Ama ne olursa olsun, ne hayalin ne muhabbetin peşini bırakacak değiliz; bir fırsatını bulup, güzel bir ‘zula’sına kurulup, Orhan Veli’yi dinliyoruz, hani gözleri kapamaya da gerek yok: “Güzel bir dünyada yaşamak istiyorsanız, siz de öyle bir meyhane bulunuz!”.