Tüplü suça karşı 'nefesli' adalet

Kıyı balıkçılarına ve amatör oltacılara sempatimizi sunmuştuk. Bir de zıpkıncı âlemi var ki, onlara da arada selam vermekte fayda var. Tüplü dalış yapıp ava çıkanları dışarıda tutarak elbet...
Tüplü suça karşı 'nefesli' adalet

Darlandıkça ‘Balık ve Balıkçılık’ dergisinin eski nüshalarına bakıyorum. Ziraat Mühendisleri Odası’nın ‘ağır’ kıyağı sayesinde oluyor bu imkân, onu da söyleyeyim. Var olsunlar, 1952 ile 1976 yılı arasında yayımlanan nüshaları tarayıp web sitelerine koymuşlar. Gıpta ettim, etmekle de kalmadım okuyup duruyorum; balıkçılık kütüphanesi fakiri bir memlekette böylesi bir dergi çıkmış, az buz değil. İçinde yok yok. Biz yine de muhabbeti, leziz açıp, Ahmet Rasim’den alıntıladıkları bir hikâyenin içinde geçen lüfer tarifine yanaşalım. “Vay, lüfer vay!”dan olduğu gibi aktarıyorum: “Anam lüfer, ıskarada cayır cayır nar gibi kızarır mı! Kızarır kızarmaz zaytinyağı, limon, hardallı salça içine atılıp da, istirahatı için bir müddet bırakıldıktan sonra salata yaprakları arasına gömülüp bu libas-ı ahdara (yeşil elbiseye) pek ziyade mütenasip olan maydanozla üzeri örtülür mü?” Lakin üstadın beklentisi, aşçı tarafından karşılanmaz ve sinir hasıl olur.
Denizden çıkarılan veya çıkarılmayıp kelam eşliğinde keyfi sürülen münevverlerle kurulan ilişki, insanın doğadaki pozisyonu ile olan ilişkinin özetidir. Pek uzun bir müddettir, balık ve balıkçılık üzerine dertlenip duruyor ve pek sayın yetkili şahıslardan sürdürülebilirliği geçtik, en azından vicdani ve ihtiyati hareket bekliyoruz. Lakin o kadar sualimize, meramımıza rağmen, bir Allahın kulu da dönüp iki çift muhabbet göstermedi. Neyse, sabretmeye devam. Biz en iyisi mi, çok da şık hareketler görmeye alışık olmadığımız resmi makamdan, olası şık hareketlerin hayratı olduğunu düşündüğümüz sivil makama geçelim.
Kıyı balıkçılarına, amatör oltacılara sempatimizi sunmuştuk. Bir de zıpkıncı âlemi var ki, onlara da arada selam vermekte fayda var. Pek becerebildiğim bir hadise değildir, baştan itiraf edeyim. O kadar yakınken, balığa ancak ‘bakış’la atış yapan bir fıtratımız var. Lakin, beden ve ruh terbiyesi, peşi sıra sabır ve nefes testiyle hemhal olan bu spora ve etik kaidelerine de ‘balıkçılığın ak kolu’ altında sempatimizi sunarız. Yavru balık ayrımı yapan, zorda olan türlere dokunmayan ve balığa ‘kaçma şansı’ tanıyan bu avcılık biçimini tertemiz yapanlar kadar, araya gece avcılığı, tüplü dalış ve yasak masak takmayan mendeburlar da mevcut. Özellikle, ‘orfoz’ (ve lahoz) konusunda duyduklarımız hayli can sıkıcıdır. Hakeza, bu işin ehillerinin, ‘tüplü suç’la temas ettiklerinde müdahale ettiklerini biliriz. Yılların mesaisi ve antrenmanıyla, belli bir nefes ve dikkat yeteneği sonucunda, deniz dibinde kâfi bir miktarda yatma yeteneğine/emeğine en büyük küfürdür de bu tüple gidip deniz dibine oturan ‘obez ahlak’. 

‘Sualtı adaletsizliği’
Velhasıl, Ege ve Akdeniz’in nadide balıklarından olan, IUCN Kırmızı listede’Düşük risk altında’ olarak tanımlanan, Bern Sözleşmesi kapsamında Akdeniz ülkeleri tarafından koruma altına alınan orfoz (ve lahoz) bizde de ‘Amatör (Sportif) Amaçlı Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen’ yasanın 17’nci maddesinin C fıkrasında belirtildiği üzere “Sualtı tüfeği ile avlanamaz...”
Lakin, sualtı ‘adaletsizliği’ romanlarda dahi yer bulmuş. Kendisi de dalgıç olan yazar, her ne kadar pek bir özenle andığı romanın orfozuna kıyamazken, kahramanına (önceki seferlerde) tüple dalışta vurdurmakta hiç beis görmemişti. Romandır deyip geçelim, ama bakmayı da ihmal etmeden. Ömer Türkeş’ten alıntılıyorum, yazar Yaman Koray’ın ‘Büyük Orfoz’ adlı (Akis Yayınları) romanından:
“O yuvarlak büyük taşın önünde, o küçük kumla-çamur karışımı, pas renkli açıklığın ortasında; açıklığın hemen hemen tümünü kaplayarak, sırtı koca taşa dönük, hafif hafif oynayan ön yüzgeçleri elleri ve kafası yerden azıcık kalkmış, kuyruğuyla yere basar gibi... Patlak, iri gözleri, yukarılara, uzaklara dikili, hareketsiz duruyordu! Yeşil sarı hareler, tek benek yoktu üzerinde... Koyu kahverengi, kapkara, soluk kara ve çok büyüktü... Sık sık soluklanarak hazırlanmayı, şişinmeyi, hatta nefes almayı bile kestiğini fark etti Metin... Çok büyüktü, evet... Her görüşte bunu daha iyi anlıyordu. Tüplü dalışlarında, altmış yetmiş kiloluk orfozlar vurmuştu Metin... Ama böylesini görmemişti.”
Denizle kurulan ilişkinin ehemmiyetinden bahis açmıştık ki bu ilişkiyi bizim kadar (hatta daha çok) bilen muteber zıpkıncı ahalisine güvenimiz sonsuz, bu sürecin deniz altı takibini ziyadesiyle yapacaklardır.

Ehlikeyfin Seyir Defteri
İstanbul’un afili semtlerinden ve mühim meyhane duraklarından Arnavutköy’de 1957’den beri mukim bir mekân, Kuyu. Denize nazır konumu, mütevazı büyüklüğü, atmosferiyle tarihin izlerini sıcak tutuyor. Hadisenin ‘nazım’ kısmını’ girişteki, müdavimlerden Dr. Latif Akça’nın el yazısı şiiri üstleniyor. Mutfakta deniz ürünleri egemenliği var. Kendi hazırladıkları lakerda dışında, fener kavurma ve tuzda balık not edilmeli. Kuyu Balık, Arnavutköy 1.Cad. No: 56/A, Arnavutköy Tel: 0212 263 67 50