Yasaklara ve balıkçılara dair

Gece vakitlerinde denize açılan trol ağlarını deniz dibine seren, oldu ya sahil güvenlik geldi, 'seyir yapıyoruz', 'ikmal yapıyoruz' kelamları ile durumu idare eden tekneleri birileri inatla takip etmezse, balık malık yalan olacak şu şehri İstanbul'da...
Yasaklara ve balıkçılara dair

Birkaç haftadır, ‘şımarıklık’ yapıp durduk. Memleket dışında geçirdiğimiz uzunca zamanın iyot kokusunu, balık ve kabuklu mutfağını anlatıp, dertli gönüllere girelim dedik, lakin o gönüller bize nereyi layık buldu, merak konusu. Velhasıl, dönüp dolaşıp yine yurda intikal ettik. Bir rahat bıraksalar, havasına, suyuna, taşına toprağına tav olma konusunda da sıkıntımız olmayacak. Hal böyle olunca, üç tarafı denizlerle çevrili muhabbete girmeden önce, her tarafı denetimle çevrili topraklara bir girelim.
Maruzatımız: İstanbul sokaklarındaki ‘kimlik kontrolleri’. Kolluğun ‘rutin asayiş kontrolü’ adı altında yaptığı adam adama şarj pek yıpratıcı, pek sıkıcı. Her yurttaş gibi biz de nasibimizi alıyoruz. Bir seferinde, kimlik göstermekle kalmayıp kendilerine muhabbetle de eşlik ettik, gazeteci olduğumuzu söyleyerek tabii... ‘Kimlik sorulası’ arkadaşların (Esmer, genç, uzun saçlı, karışık sakal-bıyık (badem değil tabii), ‘ofsayt’ kıyafet ve çoğunluk erkek’, (hele poşu varsa hiç şansı yok) neredeyse hepsini tahmin edince, kendilerinden sitemi de esirgemedik. Sonuç; memlekette kimlik cüzdanda değil eşkâlde... Bunun siyaset bilimindeki tarifi çok ayıp bir ifadedir. O kısma hiç girmeyip, Baba Zula’dan arakla mevzuyu keselim: “Babamız bizi sevmiyor, sevmiyor, sevmiyor”.. 

Trol yasağı
Memleket sularına girer girmez, bir sıkıntı, bir stres, bir tasa hali kapladı bünyeyi. Neresinden tutsak elimizde kalıyor. Mevzuda sabit kalıp, Cihan Haber Ajansı’ndan aktaralım, Zaman gazetesi özeti ile: “Deniz Şube Müdürlüğü ekipleri’nin (Kumkapı Balık Hali’nde) yaptıkları araştırma sonucu balıkçıların trol ağları ile kapaklarını balıkçı barınağı içinde suyun altına sakladığı tespit edildi. Dalgıç polislerin suyun altında yaptığı aramada çok sayıda trol ağı ve 60 adet trol kapağı bulundu.”
Devlete bağlanalım: Su Ürünleri Kanunu, kanun numarası 1380, madde 24, a fıkrası: “İçsular, Marmara Denizi, İstanbul ve Çanakkale boğazlarında her çeşit trol ile su ürünleri istihsali yasaktır.” Mevzu sarih. Peki ‘trol avı’, İngilizcedeki haliyle ‘trawling’ ne demekti tekrar hatırlayalım: “Trol bir sürütme ağıdır, mazisi eski olan bu sistem şimdi çok daha büyük ağlar, gelişmiş teknikler (lastik tekerlek ve plakalar) kullanılarak yapılmaktadır. Özetle; belli bir mesafedeki deniz zemininin (veya zemine yakın ortamın) bir ağ vasıtasıyla sürülerek, artık orada hangi deniz canlısı varsa hepsinin toparlanması ile nihayete eren, bir taşla, bir sepet deniz canlısının kafasını yarma sistemidir.”
Gece vakitlerinde denize açılan trol ağlarını deniz dibine seren, oldu ya sahil güvenlik geldi, ‘seyir yapıyoruz’, ‘ikmal yapıyoruz’ kelamları ile durumu idare eden teknelerin peşine Greenpace de düşmüştü bir aralar. Çok da iyi yapmıştı. Birileri hadiseyi takip etmezse, balık malık yalan olacak şehri İstanbul’da... Dert, tasa mı demiştik, bu ne ki! 

İstanbullu lüfer
Cihan Haber Ajansı’ndan devam: “Bazı balıkçılar, ‘Trol deniz canlılarına zarar verebiliyor. Bunun farkındayız ancak, yapacak bir şeyimiz yok. Polis buradan gittikten sonra aynı şekilde avlanma olacak. Sonar ve küçük delikli ağlarla yapılan avlanmalar da deniz canlılarına zarar veriyor. Balığın nesli tüketiyor. Aynı şekilde onlara da engel olmaları gerekir’ diyor” Doğru söze ne denir, lakin senin de yapacak bir şeyin var be balıkçı kardeşim. Böyle giderse balıkçılık da yapamayacaksın...
Son bir nefesle de tezgâhlara varalım ve neredeyse bütün balık pazarlarında yasak olmasına rağmen ‘ismi ve cismiyle’ arzı endam eden çinekop sergisine kıllanalım. Ki bu nedenle, ‘tezgâh fiyatı’ verecek pazar bulamıyoruz. Bir pazar da satmasın yahu...
Son kelam: Geçenlerde, güzel bir vesileyle soluğu Atina’da almıştık; yazdık da. Mevzumuz itibariyle, yolumuz İstanbullu göçmenlerin de yaşadığı Faliro mahallesinde Tatavla meyhanesine düştü. Anlaşılacağı üzere sahipleri eski Kurtuluşlulardı (yani Tatavlalılar). Muhabbet muhabbeti açtı ve meyhanenin barbası Stefo Amca sual etti, “Eee, evlat söyle bakalım, ne yapıyor bizim lüferler”. “Baba, ne lüferi, lüfer mi kaldı. Olan da taneyle satılıyor” deyince, suratı düştü, “Ne olmuş yahu bizim oralara” diye de bitirdi. Sahi, ne oluyor bizim buralara?

Ehlikeyfin Seyir Defteri:
Yüzünü Samatya Meydanı’na dönmüş eski bir binada keyif süren meyhane, 1979 yılında rahmetli Atilla Tarar (Ato) tarafından açılmış. Şimdilerde mekânı işleten eşi ise karşı binada dünyaya gelmiş. Samatya güzel yer; meyhaneye oturmadan önce mahalle turlaması şart. Kuleli Meyhanesi dekorasyonu, mobilyası ve atmosferi ile mazinin keyifli havasını anımsatıyor. Meyhanenin mutfağının ana gövdesini ise zengin meze mönüsü oluşturuyor. Sıcaklar kısmında ise ızgara ahtapot, hamsili pazı dolması not edile. Trenle ulaşım önerilir. Kuleli Meyhanesi-Ato’nun Yeri, Büyük Kuleli Sok. No:40, Samatya, Tel: 0212 587 9428