Adamlar Süper Lig?in kitabını yazmış

Bundesliga, Premiership başladı. Fransa?da Ligue 1 start aldı. Turkcell Süper Lig haftaya açılıyor. Ligimizin şöhreti nedir? Süper Lig ve Türkiye futbolu üzerine Almanya?da bir kitap çıktı. Süper Lig çerçevesinde Türk futbolunun temel sorunlarına değinen kitabı kaleme alan, eski bir Radikal yazarı
Adamlar Süper Lig?in kitabını yazmış

Schächter?in kitabında ?üç büyükler?in Türkiye?deki hegemonyasından da bahsediyor.

Bahis şirketi, Bundesliga ve Premiership’i ‘Futbolseverin iyi tanıdığı, iyi kazandıran ligler’ diye anons ediyor. Gerçekten, internet forumlarındaki ‘en çok kazandıran lig’ anketlerinde bu ikisi önde. Turkcell Süper Lig’in fazla kâr bırakmadığı anlaşılıyor.
Artık her lig, orijinal ismiyle, bir tüzel kişilik olarak anılıyor. Bir tescilli marka. Bir firma. Lig, İngilizce ‘birlik’ demek, malum; takımları ‘anlamlandıran’, onlara değer katan bir organizasyon. Şimdi ‘değer’in mali boyutu öne çıkıyor. Ama her ligin naklen yayın gelirleri ve sponsor anlaşmaları cinsinden bir ‘değeri’ yok yalnızca; bir hikâyesi var, bir karakteri var.
Süper Lig ve Türk futbolu, beynelmilel futbol âlemine nasıl görünüyor? “Batı bize nasıl bakıyor?” Garbiyatçı zihnimizden hiç silinmeyen soru, futbol halkının kafasında da dönenir elbet. Bu meraklara hitap edecek bir kitap çıktı bu yaz başında. Almanya’nın önde gelen yayınevlerinden Kiepenheuer&Witsch’in ‘Top ve Dünya’ dizisinde, futbol diyarlarını ele alan kitapların yedincisi Türkiye’ye tahsis edildi. İlk üç kitap tabii ki İspanya, İngiltere, İtalya üzerine idi. Bunu Euro 08’i tertip eden Almanca dilli ülkeler (Avusturya, İsviçre) ve Hollanda futbolları hakkında kitaplar izledi. Türkiye’nin, hem Fransa’dan, hem lig düzeyinde emsalleri ve rakipleri sayılabilecek Portekiz, Belçika, Yunanistan’dan önce bir kitaba konu olması, gönül okşayıcı. Tabii bunda Almanya’yla Türkiye arasındaki, futbolda da yaşanan canlı alış verişin payı var. İlaveten, Türkiye’nin bu Ekim’de Frankfurt Kitap Fuarı’nın konuk ülkesi olacak olmasının. Fakat bunlar, son on yılda Türkiye futbolunun uluslararası futbol kamuoyunu daha fazla alâkadar eder hale geldiğini unutturmamalı. Uzun zaman futbol dünyasının ‘azgelişmiş ülkeleri’ arasında sayılan Türkiye, yaklaşık 10 yıldır sınıf atladı.

Yazarı, tanıdık bir isim Adını ve ‘Türk futbolunun anlatılmamış hikâyesi’ altbaşlığını taşıyan kitabın yazarı, Tobias Schächter. Bir süre İstanbul’da yaşayan 38 yaşındaki spor gazetecisi, Radikal spor sayfasında da bir yıl kadar ara ara yazmıştı. Schächter, söz konusu sınıf atlama başarısının saha dışı etkenleri olarak altyapı modernizasyonu ve futbola yatırılan paranın artmasını anıyor. Saha içi etkenler olarak da Türk futbolcularının antrenman yapmaya gönül indirir hale gelmelerini, takım savunması yapmayı öğrenmelerini ve skora dönük taktik şuur edinmelerini vurguluyor.
Bana kalırsa daha önemli olan, kitabın, Türkiye futbolunun karanlık yüzüne dair saptamaları. Çoğu sürpriz değil tabii, en azından Radikal okur-yazarları için. ‘Üç Büyükler’in hegemonyası; ligin kulüpler arasındaki dengesizlikten kaynaklanan eşitsiz yapısı... Çabucak ve mutlak başarı dışında hiçbir şeyin pek kimseyi ilgilendirmemesi... Hiçbir kurumsal, yasal ve ahlaki standarda uymayan bir kara düzenin açık seçik hüküm sürmesi... Gerek her nevi usulsüzlüğün, gerekse şiddetin, sistemli olarak ‘tolere edilmesi’... Milliyetçi tahrik aygıtı...
Tobias Schächter, anlaşılan Oryantalist olarak damgalanmaktan korkmadan, -aslına bakarsanız çoğunlukla mülakat yaptığı kişilerden aktararak-, birçok yerde ‘Türk mentalitesine’ getiriyor sözü. İki unsurla tanımlanan bir mentalite bu. Birincisi, sonuna kadar götürememek, sebatsızlık. İkincisi, kolayca gaza gelip ‘tahrik olmak’, tahrik olunca gözü dünyayı görmemek, zararının bizzat kendisine dokunacağını düşünmeden her şeyi kırıp dökmek. Meşhur İsviçre maçı olayı, bu ‘mentalite’nin örnek olayı olarak anlatılıyor.

İki önemli nokta
Süper Lig organizasyonu bağlamında, bizim ‘buralarda’ pek üzerinde durmadığımız iki nokta ele alınıyor kitapta. İlki, altyapıdaki ‘yetiştirme’ çalışmasının zaafları. Genç futbolcu adaylarıyla her bakımdan ilgilenen bir yetiştirme faaliyetinin yokluğuna dikkat çekiyor Tobias. Bir ara Fenerbahçe’nin 18 yaş altı takımını çalıştıran Hollandalı Lensen’in, antrenörlerin ‘egomanilerine’ terk edilmiş gençlerin psikolojik desteksizliklerine dair yakınmalarını aktarıyor. İkinci nokta: Hem şiddeti önlemek hem genelde futbol ortamını ‘iyileştirmek’ için ‘sosyal çalışma’ yapılmamasını, sosyal hizmet uzmanlarının istihdam edilmemesini önemli bir eksiklik olarak kaydediyor Almanımız! Taraftar örgütlerini söz hakkı sahibi aktörler olarak muhatap alan ‘taraftar projelerinin’ yokluğuna değiniyor. Adamcağızın bu naif hayretine hayret etmeyin. Unutmayın ki, bütün o ‘çok kazandıran’ lig organizasyonları, böyle ‘lüks’ işlere dünyanın kaynağını ayırıyor, hatta yeterince ayırmadıkları için eleştiriliyorlar.