Bu neyin bordosu?

F.Bahçe maçındaki şiddet ve celâl, Trabzon'a ağır cezaya mal oldu. Trabzon'un bir sorunu var, evet; ama bizim de onun imajıyla ilgili bir sorunumuz var.
Bu neyin bordosu?

Bordo kelimesi Fransız Bordeaux şehrinden geliyor, ideal şarap rengini simgeliyor; oturmuş, doygun... Çekici bir renk; psikolojik anlam tarifinde ‘rekabetçilik, meydan okuma’ yazıyor. Mavi renk, bir yandan özgürlük, huzur, sonsuzluk timsali. Psikolojik çağrışımlarıysa: yalnızlık, üzüntü, depresyon. Trabzonspor’un sadece hamsisine-denizine değil, karışık ruhiyatına da denk düşüyor bu renk bileşimi.

Üç aylık edebiyat dergisi ‘Roman Kahramanları’nın gelecek sayısı için, futbol kulüplerini roman kahramanı olarak tasavvur eden bir kısa yazı yazdım. Orada Trabzonspor’la ilgili sarf ettiğim iki üç cümleyi aktarayım: Trabzonsporlular, ağalara meydan okumuş ‘İnce Memed’ olarak görmek isterler elbette kendilerini. 80’lerin başına kadar öyleydiler ve yakın zamanlarda da o karakterin başını kaldırdığı görülmüştür. Ama genel planda ne yazık ki, Yaşar Kemal’in bir başka roman dizisindeki, ‘Akçasazın Ağaları’ndaki sonradan olma beylere benzeyen bir yan role sıkışmış durumda... Yalnızca oligarşiden yaka silken futbolseverlerin değil, Trabzonsporluların bir bölüğünün de, bu ekşi duyguda buluştuğunu zannederim.

Trabzonspor, sadece Trabzonsporluları ilgilendiren bir ‘iş’ değildir. 1970’lerin büyük toplumsal alt üst oluşunun, futbolu da sarsışını simgeler. 1976-81 Trabzonspor’unun hatırası, memleket futbolunun sahici efsanelerdendir. Değerbilir futbolsever, şu veya bu yöneticinin (ve şu başkanın), falan ya da filan oyuncunun berisinde, bordo-mavinin manevi ağırlığını hep gözetmelidir bana kalırsa.

Hınç-haset karışımı gurur
Ekşi tadın nedeni, malûm: Trabzonspor, 1980’lerin ortalarından itibaren, onu İstanbullu büyüklerin taşralı taklidi olmaya sürükleyen bir anafora kapılmaya başladı. Futbolun endüstrileşme süreci onu kenara ittikçe, imkânlarını daralttıkça, bu açığı babalanarak, ‘Sen benim kim olduğumu biliyor musun!’la kapatmaya çalıştı. İstanbul’a hınç-haset karışımı bir gurur kasılmasıyla, ‘Anadolu’ya ise küçük kardeşinin suratına bakmayan azâmetli abi tavrıyla yaklaşır oldu. İktisaden kenara itilmenin ve milliyetçi-muhafazakar kültürel iklimin yükselen basıncı, futbolun sırtına yıkılarak bir hıncı büyüttü. 1996’da kaçırılan şampiyonluğun yarattığı büyük hayal kırıklığı, nicedir, ‘Trabzonspor resmî duygusu’ gibidir. 2011’de averajla giden şampiyonluk, arkasından o sezonla ilgili şike davasının sündükçe sünmesinin yarattığı belirsizlik, bu duyguyu bir defa daha koyulttu.

Fenerbahçe maçındaki şiddet ve celâle, bunun (‘başkalarınınkinden’ farklı olarak) devlete ve polise saygılı bir şiddet ve celâl olduğunu söyleyerek milli itibar kazandırmaya kalkan yöneticiler, o ekşi tadı acılaştırıyorlar.

Sümer ve Güneş yabancı mı?
Trabzonspor’u topyekûn bir hıncın, bir gözü dönmüş öfkenin pençesinde görmek doğru mu ama? 2000’lerin başındaki diriliş hamlesini gerçekleştiren, sükunetle bir şeyler inşa etmeye çalışan Özkan Sümer de, ‘Gücün hukukuna karşı hukukun gücünü’ savunan Şenol Güneş de, yabancı maddeleri değil, yerlileridir buranın. Sebatla ekip biçen bir futbol yurdunun emekçi ahlâkı da oranın yerlisidir.

‘Trabzonsporlu’yu neredeyse fıtraten vandal suretinde görünce; ‘Şike var ama sahaya yansımamış’a itirazını aylarca sükunetle ve ‘barışçı’ yöntemlerle anlatmaya çalışmış olanların varlığını unutuveriyoruz. 

Bize benzeyen çocuklar...
www.joganita.net sitesini ziyaret edin mesela. Futbol rejimimizin, bütün ‘iddiaları’, bütün problemleri halının altına süpürmesini tiye alan ironik yazılarını okuyun. Bülent Uygun’u milli takımlar teknik direktörlüğüne, İbrahim Akın’ı Diyanet İşleri Başkanlığına öneriyorlar. Yazıyı şu açık sözlü notla bitirdiklerini da ekleyeyim: ‘Tüm bu ironiden bağımsız olarak Trabzonspor taraftarının 10 Mart 2014 tarihinde Hüseyin Avni Aker Stadyumu’nda ortaya çıkardığı görüntüler nedeniyle Trabzonspor Kulübü, kurallarda ne yazıyorsa, cezasını almalıdır. Çünkü sahaya ne olursa olsun zararlı (meşale, su, çakı) madde atmak, disiplin cezası gerektirir. Açık ve net!’

Kazım Koyuncu, Ümit Kıvanç’ın belgeselinde 1970’lerin Trabzonspor’unu tarif ederken, ‘Bize benzeyen, bizimle aynı şeylere sinirlenen çocuklar’ diyordu bir yerde. Evet, unutmayın, onlar da var, bizimle aynı şeylere sinirlenen çocuklar da var orada...