Hillsborough: Tarihi bir hesaplaşma

İngiliz hükümeti Hillsborough faciasında ölenlerin yakınlarından özür diledi. 23 yıl sonra, Thatcher ideolojisiyle hesaplaşma zamanı
Hillsborough: Tarihi bir hesaplaşma

Vakayı bilmeyen kaç kuşak yetişti, hatırlatalım. 15 Nisan 1989 Cumartesi, Sheffield’deki Hillsborough Stadı’nda Liverpool-Nottingham Forest maçı öncesinde kargaşada 96 insan ölmüştü. Liverpool taraftarlarının tıkıştığı bir tribün blokunda izdiham oluştu, öndeki yüksek demir parmaklıklara yığılan insanlar ezilerek can verdiler.

23 yıl sonra… 18 ay boyunca 450 bin sayfa belgeyi inceleyen bir parlamento araştırma komisyonu, bu faciadan doğrudan doğruya polisin sorumlu olduğuna karar verdi. Müdahale gecikmese, kurbanların yarısı kurtarılabilirdi (41 kişi, tahliye işlemleri başlatıldığında hayattaydı). Müdahale, can-ı gönülden geciktirilmişti. Polis olanları, bir kayıp yakınının ifadesiyle ‘çitlerin ardındaki bir davar sürüsünü izlercesine’ seyretmişti.

Komisyon raporu, yetkililerin, taraftarları (kurbanları) suçlayarak kendi vahim ihmallerini perdelediklerini ortaya koydu. Önemli belgeler sumenaltı edilmiş, sefil bir medya kampanyasıyla psikolojik operasyon yürütülmüştü. Polisin manipülasyonuyla, ölenlerin vandalca sağa sola saldırdıklarına, hepsinin alkollü olduğuna dair ‘haberler’ yayımlanmıştı. Bulvar basınının lağımı The Sun, taraftarların ölenlerin ceplerini yağmaladığını, polislerin üzerine işediğini bile yazmıştı. Meclis Komisyonu raporu, ölenlerin çoğunun alkolsüz veya çok az alkollü olduğunu ortaya çıkardı.

Başbakan David Cameron, kurbanların yakınlarından hükümet adına resmen özür diledi. Onların geçen yıllar boyunca iki defa acı çektiklerini söyledi: Hem sevdiklerini kaybetmenin acısı, hem kurbanların kabahatli gösterilmesinin acısı. Evet, aynen öyle olmuştu.
Bu hakikatle yüzleşilebilmesinin arkasında 22 yıllık bir mücadele yatıyor. Hillsborough’da ölenlerin aileleri önce oraya buraya başvurup ayrı ayrı bir şeyler yapmaya çalışmışlardı, kimileri hepten boşvermişti. Sonra bir araya geldiler. İki grup oluştu: Hillsborough Aileler Dayanışma Grubu ve Hillsborough Adalet Kampanyası. Peşini bırakmadılar. Geçen sene, 140 bin imzalı dilekçeyle, ‘Bize hakikat borcunuz var’ diyerek meclise başvurdular.

17 Ekim’de, Muhafazakâr Parti’nin engelleme teşebbüslerine rağmen, Hillsborough olayı Avam Kamarası’nın gündemine geldi. Oturum İşçi Partisi Liverpool milletvekili Steve Rotheram’ın konuşmasıyla açılacaktı. Rotheram kürsüye çıkmaya hazırlanırken elleri, dudakları, sesi titriyormuş. Grup Başkanvekili Callaghan’a “Ya ağlayacak olursam?” diye sormuş. Callaghan “Ağlarsın Steve” demiş.

Steve Rotheram o gün önce sesi titreyerek, sonra dikilerek, gürleşerek konuşmuş. Hillsborough’da 97. kurbanın hakikat olduğunu söylemiş. The Sun’ın halka kocaman bir ‘Yalan söyledik’ manşeti borçlu olduğunu söylemiş. Hükümetin tıpkı 1972’deki ‘Kanlı Pazar’dan ötürü, askerler tarafından ateş açılarak öldürülen 13 Kuzey İrlandalı göstericiyle ilgili özür dilendiği gibi, bu ‘Kanlı Cumartesi’den ötürü de özür dilemesi gerektiğini söylemiş. ‘96’ rakamını telaffuz etmenin pek kolay olduğunu söylemiş ve tek tek isimlerini okumuş 96 insanın.
Parlamento işte bu konuşma üzerine, oybirliğiyle, bir bağımsız araştırma komisyonu kurulmasına karar verdi. Konuşmasıyla birçok milletvekilinin başını önüne eğmesine, gözlerinin yaşarmasına yol açan bu Steve Rotheram, 15 Nisan 1989’da Hillsborough’da olanlardan biriydi! 96 kişiye mezar olan tribüne girecekti aslında. Maçın başlamasına on beş dakika kala fikrini değiştirip başka bir yerden bilet almıştı. Aralarında taraftar muhabbetinden ahbaplarının da olduğu insanların ölümünü kahrolarak izledi. Steve Rotheram ‘basit’ bir işçi, bir duvarcı ustasıydı. Kendini bu işin hesabını sormaya adadı, milletvekilliğine kadar uzandı yolu.

1989’da Hillsborough’la ilgili meşhur Taylor raporu gerçi polisin kampanyasındaki gibi kurbanları suçlamamış ama taraftarları ‘ehlileştirmeye’ dönük radikal önlemler talep etmişti. Ayakta maç izlenen tribünler tasfiye edilerek, koltuklar pahalılaştırılarak işçi sınıfının statlardan itelenmesi, futbolun paralı ve ‘nezih’ orta sınıfların müşteriliğini esas alır hale gelmesi böyle başladı. Yeni sağcılığın demir leydisi Thatcher, geleneksel taraftar kültürünü direnişçi işçilerle aynı sınıftan görüyor, onları ‘bozguncu, kriminal’ ve basbayağı ‘iç düşman’ sayıyordu. Liverpool taraftarlarıyla 1984 direnişindeki Liverpool liman ve dok işçileri zaten aynı sınıftandılar. Zaten Thatcher, tek kelimeyle işçi düşmanıydı.

Hillsborough, futbolun endüstrileşmesi sürecinde bir dönüm noktasıydı. Yeni Hillsborough raporu, bu tarihle hesaplaşmanın da kapısını açıyor.