Japon şair: Mustafa Denizli

Takım takım gezen teknik direktör, çok. Mustafa Denizli'nin farkı, başka diyarlara açıklığı ve ikbal gördükten sonra alt kümelere gitmekten erinmemesi...
Japon şair: Mustafa Denizli

Mustafa Denizli son günlerin alkış tartışmasına dün değindi: Her şey için her türlü zemin her zaman hazırdır. Yeter ki onu değerlendirelim

Kadim Japonya’da şair, bir yerde nam salınca başka bir şehre göçer, başka bir isimle yazmaya başlar, kendini yeni baştan kabul ettirmeye çalışırmış. Uzak diyarlara veya başka kümelere göçen teknik direktörlerin durumunu biraz da böyle düşünmeye ne dersiniz? Kimisi işsizlikten, seçeneksizlikten gider ıraklara belki, ama çocukça bir iştah da olabilir. Veya işte eski Japon şairleri gibi, sıfırdan başlama azmi de olabilir.

Arsene Wenger Monaco’da parladıktan sonra iki sezon Japonya’ya gitmiş, orada ruh nakli yapıp İngiltere’ye gelmişti. Ralf Ragnick’in Hoffenheim projesinin başına geçip köy kulübünü plan dahilinde 3. ligden Bundesliga’ya çıkartması, o kadar şairane sayılmaz. Fenerbahçe görmüş Werner Lorant’ın Alman 4. Ligi’nde çalıştıktan sonra şimdi Slovakya 2. Ligi’nde takılması, galiba daha ziyade bir düşkünlük hikâyesi. Özgehan arkadaşımın favorisi, İngiltere milli takımı ve muhtelif Britanya tecrübelerinin ardından Almanya ve Hollanda’da takım çalıştıran Steve McClaren’in yeniliklere açık heyecanı. Sıfırdan başlamanın kralı: Ligue 1 ve Fransa milli takımı kariyerinden sonra şimdi Boulogne-Billancourt 11 yaş altı takımıyla meşgul olan Raymond Domenech. Çocukların dünyasına dönebilmek, en cesur kâşiflik, en Japon şairliktir.

Bizim de Mustafa Denizlimiz yok mu? Galatasaray ve milli takımın ardından 1989/90’da Alman 2. Ligi’nde kalma mücadelesi veren Alemannia Aachen’da kendini sınamaktan geri durmadı. Yeniden Galatasaray’da, milli takımda, Fenerbahçe’de vitrinde ışıldadıktan sonra ‘küme düşmeye’ gönül indirdi, 1. Lig’de Manisaspor’u çalıştırdı. 2005-2007 ve 2011-2012’de İran seferine çıktı, Tahran’da PAS ve Persepolis’e hocalık etti. İki sefer arasında Beşiktaş’la sürpriz bir şampiyonluk yaşamıştı. Derken, bu sene başında İran’dan çıkıp geldi, PTT 1. Lig’de Çaykur Rizespor’un başına geçti. İlk devreyi 6. bitiren takımla Süperlig’e terfiyi başardı. “Hayatımda çok şampiyonluk yaşadım ama bu ligde şampiyonluk yaşamak içimde ukdeydi” demiş.

Futbolculuğunda, durarak oynamanın yıldızıydı; telefon kulübesinde çalımın ustası olmayabilir ama telefon kulübesinden çıkmadan gol atar, asist yapardı. Antrenörlüğünün ‘teknik’ meziyetleri hakkında konuşamam; onun iyi bir lobici, usta bir halkla ilişkiler uzmanı ama vasat bir çalıştırıcı olduğunu söyleyenlere bir şey diyemem. Bilemem. Ama mütebessim halinde, saha kenarındaki duruşunda hep bir ‘Ucunda ölüm yok, abartmayın’ kalenderliği görürüm, bana iyi gelir. Bazen sanki ‘acaba söylesem mi’ tereddüdüyle, parmaklarını sigara tutar gibi dudaklarına götürür, kolunu yarım uzatır, anlayışlı anlayışlı bakar sahaya. Kılık kıyafeti futbol işindeki birisinden çok Britanyalı sosyal tarihçiyi andırır.

NTV’de %100 Futbol’daki söyleşisinde “Şampiyon olduğum gün biraz daha yumuşak yürürüm. Küme düştüysek daha dik yürürüm” dedi. Gerçi hiç küme düşmedi ama öyle yapacağı kesin, kuyruğu hep diktir. Boyun damarlarını şişirmeden, gevrek gevrek meydan okur. İzmirlilikle övünenlerinin pek çoğunda göremeyeceğiniz, gerçekten ‘rahat’, nekre yüzü, İzmirlinin.

Teknik ekip ve futbolcularıyla beraber tiyatroya gitmiş Rize’de. Sahaya öte beri atan seyircilere çıkıştı. ‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’ sloganını şöyle yorumlamıştı birkaç yıl önce: “Vatanın bölünmesi diye bir şey olmaz, kimse ondan korkmasın. Bizim sorunumuz, bu böyle gitmesin, insanlar ölmesin…” Lafını sözünü bilen, ‘başka’ bir adam…

100. senesinde (seneye oluyor!) Altay’ın başına geçmesi fantezisini, memleket futbolunda ‘ölmeden görsek’ diyeceğimiz 10 şeyden biri sayarım. 17 yıl oynadı orada, kaç kuşak onu Altaylı Büyük Mustafa diye bildi. 2. Ligden de bir nam alsa, ne olur yani...