Melankolik taraftarın neşesi

Büyük İngiliz yönetmen Ken Loach da bizden biri: Yenilgiye talimli melankolik taraftar. Bilen bilir: O tatlı karamsarlıkta, taraftarlığın gerçek neşesi vardır.
Melankolik taraftarın neşesi

Ken Loach’ı biliyorsunuz, işçi sınıfına dair filmleriyle bilinen büyük İngiliz yönetmen. 2009’da Eric Cantona’yla ‘Looking vor Eric’i (Hayata Çalım At) çekmişti. Hayata kahretmiş bir taraftar, hayalindeki Cantona’yla (veya Cantona’nın hayaletiyle) yarenlik ediyordu filmde; Loach, seyirciye futbol üzerinden dayanışma ve arkadaşlığın hayata anlam veren gücünü keşfettiriyordu. O zaten futbolu özellikle insanları yan yana getirici, ‘cemaat oluşturucu’ yönünden ötürü sevdiğini söyler.

Üstad, her namuslu Britanyalı gibi yaşadığı şehrin takımını tutuyor, Bath City taraftarı. Güney Konferansı’nda (altıncı kümede) oynayan kulübün küçük bir hissesine de sahip. Bath City bu sezon büyük bir iş yapıp Federasyon Kupası’nda son eleme turuna kadar çıktığında, 1. tura kalma şansından söz eden gazeteciye: “O, evet, ama kaybedeceğiz” cevabını vermişti: “Rakibimiz bizden daha iyi. Yazık ama ne yapalım, yine felaket olacak.” Nitekim bir üst kümeden Salisbury City’ye 1-0 yenilip elendiler.

‘Felaket’ kelimesini kullanıyor hep; Ken Loach için ‘felaket’, taraftarlık hayatının sabit değeri hüviyetinde. Geçen ay bir söyleşide, şunları söylemiş: “Futbol taraftarları doğuştan karamsardır. Hep takımının yenilmesini beklersin. Önümüzdeki cumartesi yine bir felaket olacağını düşünürsün, aynen de öyle olur. Sonra da bunu kafanda evirip çevirmek, yasını tutmak için bir haftan vardır. Taraftarlık, bir tür mazoizmdir.”

Taraftarlığın bir tür delilik olduğu, harcıâlem bir laftır, popüler futbol söyleminde habire tekrarlanır. Ken Loach’ın söylediğinde, başka bir meczupluk, başka bir derinlik var. O, zamane tabiriyle ‘looser’ (Türk ergenleri ‘ezik’ diyorlar) taraftarlığın ontolojisini deşiyor: Sadece netice adına değil çok defa Hatice adına da hiçbir ümit beslemeyen karamsar ruha methiye yazıyor. Bu taraftarlarınki, iltifata tabi olmayan has marifettir. Yağmur, kar edebiyatına dahi muhtaç olmayan gerçek karşılıksızlık, onlarınkidir.

Bu karamsarlığın bağrında bir tuhaf neşenin barındığını, bilenler bilir. Melankolik mizah diye bir üslûp var; bu üslûbun ustaları edebiyatçılardan, sanatçılardan önce taraftarlardır. Kara mizahın evcilleştirilmişi de sayabilirsiniz bu sanatı, hazin durumlarla usulca dalgasını geçme halidir. Bir türlü verilemeyen final paslarını, bir türlü layığıyla vurulamayan şutları, fazla sinirlenmeden, topçuyla da alay etmeden, sineye çekmenin bir yoludur. Beceriksiz oğlunun sakarlıklarını şefkatli bir tebessümle izleyen baba gibi. Melankolik taraftarın melankolik mizahının yolu, dönüp dolaşıp gerçek sporseverliğe çıkar.

Melankolik taraftarın hiç sevinç yaşamadığını da zannetmeyin. Ken Loach mesela, Bath City kazara Salisbury’yi eleyip 1. Tura çıksa, kim bilir nasıl sevinecekti. Sürpriz sevinçlerin daha da büyük, daha patlamalı olduğunu bilirsiniz. Biz de mesela, 5-6 hafta önce Gençler Eses’i 2-0 yendiğinde, Trabzon maçını 0-2’den 3-2’ye getirdiğinde, gördüğüne inanmaz gözlerle sevinmiştik. Mutluluğu ölçmek, onun resmini yapmaktan daha zor değil midir? ‘En çok’ sevinmek, belki de armağanın büyüklüğüne değil, insanın içindeki sevinme yeteneğine bağlıdır. Kelek bir sezon performansı içinde bir şampiyonluk adayını ittir kaktır yenivermenin sevinci, Şampiyonlar Ligi finali kazanmaya denk olabilir pekâlâ. Sevinç kuşu yeter ki serbest kalsın, kafesi altın da olsa bir, derme çatma ahşap da.

Yılın sonu geliyor, geçen zamanın muhasebesi ve geleceğin ümitleri arasında melankoliye de yer vardır.