?Olimpiyadlar?ı seyretmenin cazibesi

Oyunlar Pekin?de dolu dizgin devam ediyor. Peki ?Olimpiyad? sergenine çıkan envâi çeşit spor yarışmasında gözümüzü ne alıyor? Yarış, müsabaka? Derece, rekor? ?Güzellik?? Sırım atletlerin, elâstiki jimnastikçilerin seyrini cazip kılan ne?
?Olimpiyadlar?ı seyretmenin cazibesi

?Olimpiyad Oyunları? olmasa, kim kendine özgü bir estetiğe ve senkronizasyona sahip kule atlama yarışmalarının farkına varabilir ki? FOTOĞRAF: REUTERS

Antik olimpiyadlarda sadece ‘zafer’e bakılırmış. Sadece galibin başına defne çelengi. Geri kalanlara su bile yok. Modern olimpiyadlarsa ‘katılımı’ başlı başına bir değer olarak yüceltir.
İlk olarak siyah-beyaz TRT’den izlediğimde Münir Özkul’lu bir film finali gibi etkilenmiştim. Hâlâ her rast gelişimde gözlerimi doldurur. Yarış artığı bir siyah atlet perişan vaziyette, ayağını sürüye sürüye finiş çizgisine erişmeye çalışıyor; bütün stad yerinden kalkmış, gerçek bir saygıyla alkışlıyor adamı. Eksik olmasın, ismini Okay Karacan’dan öğrendim. Tanzanyalı John Stephen Akhwari. 1968 Meksika Olimpiyadında, maraton koşusu sırasında düşüp dizini ciddi biçimde yaralamıştı. Ama devam etti. Yetmiş üçüncü yarışmacının çizgiyi geçmesinden tam üç buçuk saat sonra da olsa, tamamladı yarışı. “Kazanmak değil katılmak önemlidir” şiârının bu heroik sahnesi, spor yaparken ve izlerken, hep zihnimin bir köşesinde durur. Evet, sana tur da bindirseler yarışı bitirme iradesi muhteremdir, ‘fair-play’ gerçekten soyludur ama spor zevki bunlardan ibaret olamaz, değil mi? Peki nedir, o zevkin kaynağı?

Flörede bile taraf tutarım..
Kimileri, mühendisçe bir coşkuyla bakar olimpiyada. Ölçümlerin giderek incelmesine olarak ilerleyen rekorların meydan okuması cezbeder onları (neredeyse bir varoluş sorusu: 100 metre koşu veya kısa kulvar yüzmede rekorun bir sonu olacak mı?). Kimileri, bahisçi saflığıyla, yarışmanın heyecanına tutulurlar. Flörede bile olsa, “Bakalım hangisi kazanacak?” O kadar saf olmayanlar, milli ve siyasi hesaplar tutarlar. “Bizimki ne yapacak?” “Rus yenilsin.” “Siyah çocuk kazansın”.

İki temel yaşam ilkesinin, spor felsefesine de damgasını vuran gerilimini görebiliriz burada: Arete mi, Agon mu? Yani, yetkinleşme çabası mı, müsabaka mı? İnsanın kendini geliştirme, yüceltme azmi mi, rakibi alt etmek mi? Meraklısı, Toplum ve Bilim’in 103. sayısında Nilgün Toker’in (iyi bir tenis izleyicisidir) yazısına da bakabilir. Platon’un biçimlendirici, nizam verici, disipline edici oyun anlayışı ile Aristoteles’in bir eylemin anlatısına dahil olarak deneyimi genişletmeye dayalı oyun anlayışını mukayese edilir orada.

Geçen yaz buradaki yüzme yazılarında bahsetmiştim; spor etkinliğinin zihinsel ve bedensel yoğunlaşmadan doğan cazibesini unutmayalım. Erbâbı ‘adasal bilinç’ de diyor buna: bir adaya kapanmışçasına, dış dünyadan, günlük hayattan, ‘olağan’dan kopmak, tüm varlığıyla o koşuya, o oyuna, o sıçrayışa odaklanmak. Derinleştirici ve arındırıcı bir deneyim. Seyreden de bu yoğunlaşmaya hayranlıkla tanık olurken, ucundan sebeplenebilir. Yine erbâbına bakılırsa, sporun gündelik medya cevelânı içindeki imgesel yağmalanması, bu ‘adasal bilinci’ ciddi biçimde taciz ediyor.

Burası hem tiyatro, hem de sinema
Alman-Amerikalısı edebiyat teorisi ve felsefe profesörü Hans Ulrich Gumbrecht 2004’te yayımladığı ‘Spora Övgü’ adlı narin kitabında, spor seyretmedeki büyüleyiciliğin altı boyutunu ayrıştırıyor. Birincisi, bedenin güzelliğiyle ilgili. Bedenin ideal anatomik ölçülere ‘erişmesinin’, heykel gibi yontulmasının uyandırdığı hayranlık. Kuşkusuz erotik bir haz da var burada. İkincisi, ‘ölümün gözüne bakmak’. Boks gibi bu metaforu metaforda bırakmayan uç sporlar dışında da; bedenin bütün fiziki ve psişik kuvvetlerini tüketen o gayret, direnç - ve neticesinde yenilgiyi başı dik sindirebilmek, ‘çökmemek’. Üçüncüsü, zarafet. Esneklik, vücudun bir ifade aracı olarak terbiyesi. Sportif amacından bağımsız olarak da ‘güzel’ hareketler. Sporcuların yarışma dışı jest ve mimikleri de dahil buna! Atletik zarafet, vücudun zihinden kopup ‘özerkleşerek’ bir doğal duruma dönebileceği fantezisini besliyor Gumbrecht’e göre.

Dördüncüsü, bedenin imkânlarını genişletmek, deyim yerindeyse bedeni ‘uzatmak’. Aletli sporlarda belirginleşen bir istidat. Kendi devinimlerini aletin veya atın!- devinimleriyle olabildiğince uyumlu kılmanın estetiği. Beşincisi, tasarlanmış formları icra etmek. Bedenin, birtakım duruşları ve hareket dizilerini, kendiliğinden oluşan ‘doğal’ formlarmış gibi gerçekleştirmesi. Sporun büyüleyiciliğinin altıncı boyutu da buradan türüyor: Formların yüksek tezahürlerini geliştirmek. Top oyunlarında tezahür eden bir güzellik. Futboldaki bir pas kombinezonunu düşünün. Asla dans kat’iliğiyle organize edilemeyecek koreografiler, gerçekleştiği anda kaybolan formlar.

Malum Bertolt Brecht, “Tiyatroya gitmek, kiliseye veya mahkemeye veya okula gitmeye değil de spor şenliğine gitmeye benzemeli” derdi. ‘Burası sinema-tiyatro değil’ tezahüratına kanmayın; sinema-tiyatronun istediği bir göz, sporun verdiği iki göz.