Olivieri artık yalnız değilsin!

Dünya Kupası başlarken tahminler, beklentiler kadar protestolar da konuşuluyor. Brezilyalı bir yazarın güne uygun bir öyküsüyle selamlayalım olayı.
Olivieri artık yalnız değilsin!

Kahramanımız gözünü hastanede açar. Sargılar içindedir. Yavaş yavaş hatırlar...

‘Futboldan nefret ederim’, diye başlar hatırlamaya: ‘Dehşet verir bana. Gözüm görsün istemem, hiddetlenirim, aşağılık bulurum, tiksinti duyarım.’ Bunun nedenleri, önem sırasıyla: içinde yaşadığı çağ, doğduğu ülke, babasıdır.

Çocukluğunu geçirdiği 1960’lı ve 70’lerde Brezilya’da futbol bir tür millî dindir. Oğlan çocuğu sıralamaya başlayınca topu önüne yuvarlar, futbol dinine giriş törenini gerçekleştirirler. Kahramanımıza göre, yavaş yavaş bu dinin temel değerlerini de aşılarlar çocuğa: şiddet, küstahlık, hainlik, kibir, maçoluk, kadın düşmanlığı. Dine girmeyenler, ‘gerzek’ veya ‘oğlancı’ sayılır. Psikolojik işkenceden fizikî şiddete, sosyal dışlamaya uzanan önlemlerle, her oğlan çocuğunu bu sapkınlıktan korumaya çalışırlar. Kahramanımız, ufakken bu kutsal değerlere meydan okumayı aklında geçirmiş değildir ama ne yapsın ki topu bilen birine paslayacak temel beceriden bile yoksundur. Asıl önemlisi, futbol sanatkârlarının en şahane gösterileri bile en ufak zevk ve heyecan vermiyordur ona.

Babası onun topla bir şeyler becerebilmesi için çok çaba harcar, olmaz. Çocuğun tamamen elden çıkmaması için, bari iyi bir taraftar olmasını sağlamaya çalışır, maçlara taşır onu. Oğlan eziyete katlanabilmek için yanında çizgi roman götürür, babası maça dalmışken çaktırmadan onları dallar.

Maruz kaldığı bu baskı, bizimkinin içinde bir hınç biriktirmiş; futbola kayıtsız birisi olarak hayatına devam edebilecekken, futbol düşmanına dönüşmüştür. En büyük kâbusu tabii dünya kupalarıdır. Dört yılda bir ülkeyi saran histeri onu iyice çileden çıkarır. Takım yarı finalde elenirse (daha kötüsü zaten tasavvur edilemez) herkes derhal turnuvadan kopuyor, antrenöre, federasyona, topçulara, masöre saydırmaya başlıyordur. Finalde kaybederlerse ya üç gün matem tutulduktan sonra kolektif bir hafiza kaybına uğranıyor, ya da ‘gönüllerin şampiyonuyuz’ diyerek teselli bulunuyordur. Şampiyonluk halinde, gelsin tapınma ayinleri.

1970’te, Brezilya’nın üçüncü dünya şampiyonluğunda bu toplu cinnete tanık olmuş, nefret etmiştir bizimki. 1974’ü ise çok güzel hatırlar. O yıl ilk bir defa kız arkadaşı olmuş, böylece babası da futbola ilgi duymayan oğlunun gay olmadığını görüp rahatlamıştır. Hiç değilse gay olmayan bir gerzektir artık babasının nazarında. 1974’te futbol karşıtlığını felsefi bir temele de oturtur: Ülkede askeri diktatörlüğün en berbat dönemi hüküm sürerken, futbolun, kitleleri oyalamaya alet edildiğini düşünür. Brezilya’nın finale kalamamasından gizli bir haz duyar.
1978’de yinelenen bu gizli hazzın ilhamıyla, futbola tahammül edebilmenin yolunu bulmuştur: Brezilya’nın başarısızlığını ümit ederek izleyecektir dünya kupalarını. ‘Acılarım sona ermişti’ der. Tabii can güvenliği gereği gizli tutuyordur bu kontra-taraftarlığını. 

1982’de müthiş bir diriliş havası vardır, ülke muazzam havaya girmiştir, takım iddialı, bizim adam tedirgindir. O nedenle uyuz İtalya’nın Brezilya’yı yenişine deliler gibi sevinir, Rossi’nin üçüncü golünde kendini tutamayıp ‘Forza Azzura’ diye ayağa fırlar. Babası bunun kafasında bir elbise askısı kırar, bağırışırlar, evi terk eder.

1986’da, hayatında ilk defa bir futbolcuya sempati duyar: Maradona. 1986’nın etkisiyle, 1990’da ‘Güneyli kardeşlerimizi’, Arjantin’i tutmaya karar verir. Neredeyse bir futbolsevere dönüşmüştür, Arjantin’i Brezilya’yı ezmesini görmek için turnuvayı iple çekiyordur. Bu gizli zevkini gönlünce yaşayabilmek için Sao Paolo taşrasında bir gecekondu kiralar. Bir süre manastıra kapanıp kendini dinleyeceği yalanını atar çevresine ve televizyonuyla baş başa kalacağı gecekonduya çekilir.

İlk maçta Arjantin’in Kamerun’a yenilmesi, onu ümitsizliğe sevk eder. Arjantin gruptan zar zor çıkar. Brezilya ise bizimkinin acınası bulduğu oyunuyla üç maçını da kazanmıştır. İkinci turda karşı karşıyadırlar, adamımızın hiç ümidi yoktur. Maç başlar, uyuz bir oyundur. Maradona zombi gibi dolanıp duruyor, hiçbir şeyle ilgilenmiyordur. Derken bitime on dakika kala top onun ayağına gelir ve Maradona birden yine Maradona olur, bir tango barında dans ediyormuşçasına altı Brezilyalı’nın arasından geçip Caniggia’ya şahane bir pas uzatır – ve gol. Bizimki, Brezilyalı spikerin kısılmış sesini telafi etmek üzere ‘Gool!” diye böğürerek ayağa fırlar. Maçın bitmesini bekler, bahçeye çıkıp bir seri havai fişeği ateşler, pikaba bir Astor Piazzola plağı koyar, hamağa yayılıp saadet içinde demlenmeye başlar. Birazdan, mahallelinin evinin önüne birikmeye başladığını fark eder… ve işte, gözünü hastanede açar. Olsun, diye düşünür, şükür hâlâ yaşıyorum ya! Şükür, Brezilya kaybetti ya!

2001’de ulusal gençlik kitabı ödülünü almış Brezilyalı yazar Antonio Carlos Olivieri’nin ‘Viva Maradona’ adlı öyküsünü anlattım size. Hem biraz dünya kupası tarihi hatırlaması… Hem de, futbol muhaliflerine ve futbol-içi muhalefete bir selam. Brezilya’da aralarında futbolseverlerin de olduğu yüz binlerce insan, futbolun dünyayı unutturan bir cinnete dönüştürülmesine karşı ayakta biliyorsunuz. Onlara da selam. (Brezilya’nın rakiplerini tutarlar mı bilmem!)