Real'i sevmenin mümkünatı

Real Madrid bu akşam Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Dortmund'la, cumartesi derbidaşı Atletico'yla oynayacak. Real'i seven 'iyiler' de var!
Real'i sevmenin mümkünatı

Şampiyonlar Ligi yarı final ilk maçında Real Madrid bugün Borussia Dortmund a konuk olacak

Real Madrid’in en ünlü on taraftarı diye ‘resmen’ şu on kişiyi sayıyorlar: Tenis ustası Rafael Nadal, basketbol sihircisi Michael Jordan, koşu pistindeki elektrik akımı Usain Bolt, Ürdün Kralı II. Abdullah, emekli gazino şarkıcısı Julio Iglesias, sinema yıldızları Tom Cruise, Viggo Mortensen, Antonio Banderas, İspanyol mabude Penélope Cruz, Kolombiyalı rakkase ve hanende Shakira.

II. Abdullah ‘ben de kralım!’ diye kendini Real’le özdeşleştirmiş olabilir. Jordan Raul’le, Bolt Cristiano Ronaldo’yla ahbap. Iglesias zaten zamanında Real Genç’te kalecilik yapmış. Tom Cruise deseniz, Scientology tarikatı üyesi kötü sağcı, ona yakışır. Penélope doğma büyüme Madridli, hoş görelim. Banderas’ın babası jandarmaymış, kral takımına yazılmasını buna bağlayabiliriz. Mortensen belki Yüzüklerin Efendisi’ndeki Kral Aragorn rolündeyken havaya girmiştir. Peki Nadal’le Shakira’ya ne oluyor? Nadal’ın öz kardeşi Miguel Angel Barça’da sekiz sene top oynadı, kendisinin Realli olması ayıp değil mi? Shakira’nın çocuğunun babası Pique hâlâ Barça’nın ilk on birinde, hem nasıl da yakışıyorlar.

Ne edeyim, Real Madridliliği hoş karşılayamıyorum. Nasıl biliriz biz Real’i? Kraliyet himayesinde bir kulüp, Franco rejimiyle özdeşleşmiş, onun uluslararası reklam kampanyası işlevi görmüş bir kulüp, para babası kulüpler içindeki en para babası, kibirli, küstah bir camia.

Real Madrid’e başka bir gözle de bakılabileceği fikrini ciddiye almamı sağlayan kişi, başta saydıklarım değil de başka bir ‘ünlü’ oldu. Bir edebiyat ünlüsü: Javier Marías. ‘Yarınki Yüzün’ üçlemesi Roza Hakmen’in kristal çevirisiyle Metis tarafından yayımlanan İspanyol yazar. Çağdaş İspanyolca edebiyatın yıldızlarından Marías, bir Real Madrid mümini. Yazdığı futbol denemelerinde, Real Madrid romantizmi geniş yer tutuyor.

Real malum, ‘kraliyete ait’ demek. Real Madrid, doğuştan kralcıdır tabii ama medeni ve nezih bir kralcıdır, Marías’a bakılırsa. Soylu şövalye suretinde resmeder onu. İspanya iç savaşından sonra Madrid’de Frankocuların sistematik biçimde Atletico taraftarı olduğunu, solcu ve cumhuriyetçilerin ona karşı Real’i tuttuğunu anlatır. ‘Real Madrid, işgale uğrayan, bombalanan şehrin adını taşıyordu, Atletico ise o bombardımanları acımasızca gerçekleştirmiş olan Frankocu pilotların takımıydı.’ Nitekim kırmızı-beyazlıların o zamanki adının Atlético Aviación olduğunu biliyoruz, Hava İdman Gücü diye uyarlayabiliriz.

Rejimin, ancak 1950’ler-60’lardaki muazzam Avrupa başarısından ötürü oportünist bir tavırla Real’e teveccüh göstermeye başladığını söylüyor Marías. ‘Sağcı Real’ klişesine kananlara ‘cahiller’ diye atarlanıyor. Del Bosque, kaleci Miguel Angel, Paul Breitner gibi ‘kızıllığı’ bilinen oyunculara dikkat çekiyor. 1994’te başkan seçilen Ramon Mendoza’nın geçmişte KGB’yle ilişkili olmakla suçlandığına ve bu ithamlara rağmen seçilebildiğine ne diyeceksiniz, diyor. O dönemdeki menajer Arjantinli Valdano’nun solcu kimliğiyle övünüyor.

Yazarımız Barcelona’yı, Real’den nefret etme ihtiyacından kendini kurtaramayan, olgunlaşmamış bir zayıf karakter olarak görüyor. Barça teatral, hüzünbaz, melankolik, depresif bir camiadır ona bakılırsa. Real ise şiirsel, zeki ve kendinden hoşnut, doygundur. Ezeli rekabete büyük saygı ve sevgiyle bakıyor: ‘Sen çok yaşa Barça’ diye bitirmiş bir yazısını. Endişesi, iki kulübün gitgide birbirine benzemesi, karakterlerini kaybetmesi...

Taraftar dediğin budur: Kulübünü gönlüne yatıracak şekilde hayal eder, muhabbetini aklileştirmeye çalışır... Marías’ın aşka bahane bulma (Ümit Kıvanç’a selam!) maharetini sevdim, Atletico’ya da gıcık kaptım ama her şeyin sınırı var: Real’le işimiz olmaz.