Vay, Avusturya!

Ligimizin devre arasında uzun uzun anlatmıştım, Avusturyalı futbolseverlerin ?Avusturya?dan arındırılmış Avrupa Şampiyonası? dilekçesini.

Ligimizin devre arasında uzun uzun anlatmıştım, Avusturyalı futbolseverlerin ‘Avusturya’dan arındırılmış Avrupa Şampiyonası’ dilekçesini. Berbat oyunuyla futbol şölenini rezil etmemesi için, efendilik edip turnuvadan çekilmesini istiyorlardı milli takımlarının. Ülke futbolundaki yozlaşmayı sorgulamayı amaçlayan, ironik bir kampanyaydı. Hem epey destek gördü, hem de haşin tepkilerle karşılaştı. Kampanyanın serbest gazetecilik yapan sözcüsü, Avusturya Futbol Federasyonu ve bizzat UEFA’nın baskısıyla, bir dizi iş bağlantısını kaybetti örneğin.
Aslında, milli takım etrafındaki tantana, başka birçok yerde olduğu gibi, Avusturya’da da futbol folklorunun bir motifi. Ta 1964’te, Avrupa Şampiyonası öncesinde eleştirilerden sıtkı sıyrılan teknik direktör Decker, “milli takımı halk seçsin o zaman” diye patlamıştı:
Her Avusturyalı kendi kadrosunu kursun, en çok oy alan on biri oynatalım!
10 yıldır düşüşte olan Avusturya futbolu, Euro 08’e ‘resmen’ en zayıf takım olarak girdi. FIFA sıralamasında 101. sırada yer alıyor. 2006’dan beri cem’an iki maç kazanabildi: ayağının tersiyle oynayan Fildişi Sahilleri’ni, bir de 84. dakikada gelen bir golle Liechtenstein’ı yenerek.
Yine de şampiyona öncesinde, Avusturya futbol aleminde anlaşılmaz bir bahar havası esiyordu. Bu mesnetsiz özgüven yüklemesi de Avusturya futbol folklorunun bir öğesi - galiba biraz da imparatorluk bakiyesi memleketlere özgü! Viyana’da Almanya ve Hollanda’yla oynadıkları özel maçlar, umutlandırıvermişti onları. Almanya karşısında ilk yarıda oyuna dikte edip güçlü rakiplerini sahasına kitlemişlerdi. Gol atamamışlardı ve ikinci yarıda yirmi dakikada sökün eden gollerle 3-0 yenilmişlerdi ama ne gam: Maçtan sonra televizyonlarda, ilk yarıda ne şahane oynadıklarını konuştular hep. 4-3 yenildikleri Hollanda özel maçının da 3-1 öne geçtikleri ilk yarısının hatırasına sarıldılar.
Yine tanıdık gelecek bir başka Avusturya geleneği: yenilse de ‘aslında’ galip olduğuna inanmak. İmparatorluk-sonrası Avusturya’nın erken dönemine kadar uzanan bir gelenek. Ki Avusturya futbolunun Avrupa’nın belki en iyisi, kesinlikle en ‘şıkı’ olduğu bir dönem, bu. 1932’de Londra’da oyunlarıyla dağıttıkları İngiltere’ye 4-3 yenilince kendilerini ‘moralman galip’ saymışlardı. 1934 Dünya Kupası’nda yarı finalde İtalya’ya para yediğine inandıkları bir hakemin verdiği gayrı nizami golle elenince, yine ‘moralman galip’ madalyasını takındılar. 1954 Dünya Şampiyonası yarı finalinde Almanya’ya 6-1 yenildikten sonra da ‘ahlaken galip’ olduklarını söylediler, çünkü Almanlar çivili kramponlarla oynayarak centilmenliğe aykırı davranmışlardı.
Bir iki yıldır, Avusturya futbolundaki çöküşü durdurmaya dönük bir uyanışın emareleri gözleniyor. Sponsor firmaların gelgeç heveslerle yatırdıkları paralarla yapılan hovardalıkların, emeklilik arifesindeki yabancı yıldız kırpıklarını transfer etmenin bir işe yaramadığı anlaşılmış gibi. Altyapı çalışmasına yoğunlaştılar, 20’lerinin başında parlak oyuncular var. Avusturya, herkesten geri kaldığı bir alanda da kıpırdandı:
nihayet karakafa göçmen çocuklarını ‘oyuna soktu’. Veli Kavlak, Ümit Korkmaz, en fazla ümit vaad eden yıldız adayları arasında. Tabii bununla ırkçılık belası savuşmuş falan değil. 38 yaşıyla Polonya karşısında temdit penaltısını kullanan Hırvat kökenli Vastic, 1998 Dünya Kupası’nda Şili’ye gol attığında futbol medyası ‘şimdi hakiki Avusturyalı oldu’ sohbeti yapmıştı. Şimdi de Kavlak ve Korkmaz, göçmenlerin kabul görmesinin çıtasını koyan ‘entegrasyon nümuneleri’ olarak gösteriliyor.
Yeni zamanlarda Avusturya futbolunun mitosu ise ne 1930’ların mucize takımı,
ne o takımın efsanevi slalomcusu Sindelar. Varsa yoksa, Cordoba! 1978 Dünya Kupası’nda Arjantin’in Cordoba kentinde oynanan maçta Avusturya Almanya’yı 89’da Krankl’ın golüyle 3-2 yenmiş ve zaten şansı azalmış ezeli rakibin elenmesini sağlamıştı. Bugünün milli takım hocası Hickersberger’in de yer aldığı o kadro, gönüllerde hala kutsal emanet gibi saklanıyor.
Bugün Avusturya, “Cordoba, bir daha!” arzusuyla çıkıyor heybetli ama biraz da ayakları dolanmış dildaşının karşısına. Gayreti ve coşkusuyla, alay konusu olmasını bekleyenleri mahçub eden bu tay gibi Avusturya takımı, bir Cordoba armağanını hak etmiyor mu?