14 ilke ve parti içi demokrasi

Bir partide parti içi demokrasi yoksa, o parti liderinin ülkede demokrasiden bahsetmeye hakkı yoktur!

CHP Parti Meclisi Pazartesi günü, koalisyon konusunu görüşmek üzere toplandı.

Seçim gecesi kendini başbakan ilan eden CHP Başkanı, koalisyona katılacak partilerin değil, kurulacak hükümetin ilkelerinin önemli olduğunu söyleyerek açış konuşmasına başladı.

Sayın Kılıçdaroğlu, “CHP olarak akılcı, mantıklı, önyargılardan uzak, evrensel değerlere ve bizim milletimizin değerlerine uygun kurallardan hareket ederek ilkelerimizi belirliyoruz” dedi ve 14 ilkeyi açıkladı.

Konuşma dışında ayrı bir metin olarak internette de yayımlanan 14 ilkeye şu başlıklar konulmuştu:

Hukukun üstünlüğü, Güçler ayrılığının temini, Siyasi Ahlak Yasası, Güçlü sosyal devlet, Cumhurbaşkanı'nın anayasal sınırlara çekilmesi, Örtülü ödenek iki başlı olmaz, Yeni dış politika zorunludur, Gençlere her meydan özgür olmalı, Yasaksız Türkiye, Medya özgür olmalı, Vergi denetimi adil olmalı, Kesin Hesap Komisyonu, Anayasa değişikliği, Yolsuzlukla mücadele.

Bunların dördü (Hukukun üstünlüğü, Güçler ayrılığının temini, Vergi denetimi adil olmalı, Yolsuzlukla mücadele) dışındakiler ilke değildir, olsa olsa politika, tercih veya hedef olarak adlandırılabilir.

İlke denilebilecek dördünün açıklamada yazıldığı gibi ilke olarak tanımlanması da doğru değildir, ilke tam ve eksiksiz tanımlanmalıdır! Eğer bunlar koalisyon protokoluna bu şekilde yazılırsa eksik yazılmış olur, isteyen istediği tarafa çeker.

14 ilkenin Gençler, Yasaksız Türkiye, Medya başlıklı politika sayılabilecek önermelerde bahsedilen, ifade ve örgütlenme özgürlüğü de CHP Genel Başkanı'nca incelenmemiş görünüyor. İfade özgürlüğünün gerekleri ve sonuçları bir birine karıştırılmış.

Seçim konuşmalarında anlamlarını anlamadan dinlediğimiz, “12 Eylül hukuku”, “meydanları özgürlüğe açıklığı”, “hakça paylaşan konuşma” gibi deyimler 14 ilke arasına girince, “düşüncede tanım meselesi” ciddi boyut kazanmış!

Örnek vereyim:

“12 Eylül hukuku” hangi düzenlemeleri kapsamaktadır? 12 Eylül 1980 ile Anayasa’nın halkoylamasıyla kabul edildiği tarih olan 7 Kasım 1982’ye kadarki düzenlemeler mi; yoksa, darbe sonrası ilk milletvekili seçiminin yapıldığı 7 Kasım 1983’e kadarkiler mi veya Kenan Evren’in Cumhurbaşkanlığını Turgut Özal’a devrettiği 9 Kasım 1989’ a kadarki düzenlemeler mi 12 Eylül hukuku sayılmaktadır? Bunların tamamı mı, bir kısmı mı 12 Eylül hukukudur?

Hiçbir hazırlık yapmamak başka bir şey, hazırlık yapıp da yanlışlık yapmak başka bir şeydir. 14 ilkeyi yazanlar, hiçbir hazırlık yapmadan, eski deyimle “sümmet tedarik”, “12 Eylül Hukuku” deyimini kullanmışlardır.

“Düşüncelerinden ötürü hiç kimse yargılanmamalı” diyen partiye bakar mısınız? Merkez Yönetim Kurulu’nu Genel Başkan’ın atadığı ve üyelerinin Genel Başkan’ca değiştirildiği, sık sık bir üyenin disiplin kuruluna verildiği bir partidir söz konusu olan!

Daha çok şey yazılmalı ama bu kadarını yazıp, ikinci konuya geçeyim:

Parti Meclisi’nin toplanma nedeni, koalisyon konusunu tartışıp, karar vermek değil miydi? Genel Başkanın 14 ilkeyi açıklamasından sonra Parti Meclisi’nin görevi kaldı mı? Merak ediyorum; acaba bir üye, şu kelimeyi değiştirip, onun yerine şu kavramı yazalım dedi mi?  

Bir partide parti içi demokrasi yoksa, o parti liderinin ülkede demokrasiden bahsetmeye hakkı yoktur! Koalisyonsa konu, ortaklık düşünülen partinin demokratik olmasını isteyen lidere sorarlar, “sen önce kendine bak” diye!

Halkımızın en önde gelen sorunu işte budur: Parti içi demokratikleşme! Önce parti içi demokratikleşme, sonra ülkenin demokratikleşmesi.

1950’de çok partili hayata geçilirken, parti tüzükleri demokratik kurallarla donatılmadan, bazı liderlerin partilerinde serbestleşmeyi savunmaları ve uygulamalarıyla yetinildi; kurallar derlenmedi.

Siyasi Partiler Kanunu 1965’de çıkarıldı ama, hemen iki üç yıl içinde tek adam yönetimine geri dönüldü; kişilerin iradesine bağlı demokratikleşme 60’lı yılların sonuna kadar sürebildi; siyasal hayatın kurumları getirilemedi, kurallaşmadı; 1980 darbesi sonrasında tek adam yönetimi iyice yerleşti; bugünlere kadar geldik.

Bir parti içinde demokrasi bulunmadığını her yazdığımda, “ya diğer parti de var mı?” diye sorulmasına kızmıyor değilim; ben “şu parti düzelsin de diğer partiler aynen kalsın” demiyorum ki; dediğim şudur; “biri değişse, diğerleri de değişecek.”

Bu düşüncelerle, geçen Pazartesi günkü “Gerçek dışı konuşmalar ve parti içi demokrasi” başlıklı yazımda, “Parti içi demokrasiye geçebilecek ve geçme fırsatı yakalayan parti HDP'dir” diye yazdım (11 Haziran).

Eğer HDP bu fırsatı kullanırsa, siyasal hayatımızda, kimin kalıp kimlerin gideceğini herkes görecek!