AGİT raporu, doğrular ve yanlışlar...

Seçimlerin "eşitlik" içinde yapılmamasının sorumlusu, kurullara doğru itirazları taşımayan muhalefet partileridir.

Avrupa Güvenlik işbirliği Teşkilatı (AGİT), geçen Perşembe günü cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili ilk inceleme sonuçlarını, “Ara Rapor” ile açıkladı (*) .

7 Temmuz’da görevlendirilen “heyet” 21 devletten seçilen, 13 uzman ve 16 gözlemciden oluşmaktadır. Heyet Başkanı Büyükelçi Ahrens, İçişleri ve Dışişleri Bakanlığı, Anayasa Mahkemesi, YSK, RTÜK, birçok dernek, siyasal parti ve medya temsilcileriyle görüşmüş; ayrıca Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi'nin seçim öncesi heyetiyle buluşmuştur.
Raporda; seçim ortamı, yasalar ve seçim sistemi, seçimin yönetimi, seçmen kütükleri, aday seçimi ve ilanı, kampanya ortamı, kampanya finansmanı, medya, şikayet ve itirazlar ayrı paragraflar içinde ele alınmıştır.

Heyet, tavsiye ve eleştirilerini seçim sonrasına bırakmaklar birlikte, ara raporunda da, yasalardaki eksiklik ve sınırlamalar, propaganda ve görünürlükteki eşitsizlikler, ifade özgürlüğündeki yasal ve fiili kısıtlamalar, medya üzerinde oto sansürle sonuçlanan baskılar ele alınmış, örnekler verilerek anlatılmıştır.

Heyet, kampanyadaki eşitsizliğe, Erdoğan’ın devlet organizasyonları ile birleştirilmiş propaganda çalışmasına dikkat çekmekte; muhalefetin kampanya yürütmesi engellenmemekle birlikte, görünürlüğü ve yaygınlığının fiilen sınırlanması da haklı olarak eleştirilmektedir.

Heyetin görüştüğü medya mensupları, editoryal bağımsızlığın ve araştırmacı gazeteciliğin yok olduğu ve çok sayıda davalarla oto sansüre itildikleri şikayetlerini de söylemişlerdir.

Özetle AGİT Raporu’na göre, devlet haber kanallarında iktidar, Erdoğan dışındaki adaylara orantısız perdeleme yapmaktadır; “büyük endüstriyel grupların hâkimiyetinde” bulunan özel medya kuruluşlarını baskı altında tutmaktadır.

Kampanyada görülen bazı kısıtlamaların bir kısmı, basın ve siyasi parti yöneticilerinin bilgileri ve zihniyetiyle ilgili olmakla birlikte; Türkiye’de, ifade özgürlüğünün sınırlı olduğu kimsenin meçhulü değildir. İfade özgürlüğünün önündeki kısıtlamalar, 2011 yılından beri, “İlk yargı paketine gireceği” vaat edilmiş ancak bir türlü “kaldırılmamıştır”!
AGİT Raporu'nun İfade özgürlüğüyle ilgili değerlendirmelerin haklılığına katılıyorum.

Raporda, YSK ile ilgili bazı hususlara değinilmiştir.

Biri, “YSK kararlarına itirazın mümkün olmaması” cümlesidir. YSK kararlarına karşı itiraz da, şikayet de mümkündür. 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri Kanunu’nun 111’inci maddesinin ikinci fıkrasında “Yüksek Seçim Kurulunun, res’en veya itiraz üzerine vereceği kararlar kesindir”; 112’inci maddesinin son fıkrasında. “Yüksek Seçim Kuruluna yapılacak itirazların yazılı olması lazımdır” denilerek itiraz yolu kapatılmış değil tam tersine açılmıştır. Bu hükümler dışında seçim kanunlarımızda YSK’ya itiraz edilmesine dair, birçok hüküm vardır.

Diğer bir husus, raporda “YSK temel seçim propagandası yasaklarını ve uygulamasını 31 Temmuz 2014 ‘e kadar ve erteleyen bir karar yayımlamıştır” denilmesidir. Kanun’da seçim propagandası ikiye ayrılmıştır: 1/Seçimin başlangıcından, oy verme gününden önceki onuncu güne kadarki propaganda; 2/Oy verme gününden önceki on gün içinde yapılacak propaganda.

Son on gün içindeki propaganda yasakları, hükümete ve TRT’ye ait sınırlamalardır. Yasalarımız, TRT’ye uygulanan yasaklara bütün ulusal kanalların da uymasını düzenlemiştir. “Yapılacak propaganda yayınlarının tam bir tarafsızlık ve eşitlik içinde yapılmasının YSK ve RTÜK tarafından sağlanacağı” hükmü, Cumhurbaşkanlığı Seçimi Kanunuyla birlikte diğer bütün seçim kanunlarında da yazılıdır.

Seçim Kanunlarının uygulanması hükümetin işi değil, seçim kurullarının, o kurulların esas uzvu olan partili üyelerin ve müşahitlerin görevidir. İstanbul’un her tarafını Erdoğan afişlerinin kapsamasının sorumlusu seçim kurullarına bu konuyu taşımayan partilerdir. Partilerin şikayeti üzerine ilçe seçim kurulları, onlar kabul etmezse il seçim kurulu kararıyla, propagandanın “tam tarafsızlık ve eşitliği” sağlanmalıdır.

Seçim kurullarının yasada açıkça yazılmayan görevleri dışındaki işlemlerle uğraşmamaları “evrak üzerinde” karar verme ilkesinin sonucudur; onların dışındaki olaylar itiraz ve şikayet yoluyla kurullara gelir.

Propagandadaki eşitliğin sağlanması itiraz ve şikayetle sağlanacak bir konudur.

Erdoğan’ın “adaylığının kesinleştiği tarih itibariyle” görevinden ayrılmış sayılması meselesi de aynıdır. CHP, milletvekili seçimlerindeki bilgi ve anlayışıyla, “Erdoğan’ın aday olamayacağına” itiraz etmiş, YSK’nın “görevinin bittiğine dair” kurumları bilgilendirme görevini unutmuştur.

Oysa, Başbakan’ın, Genel Kurmay Başkanının, Yargıtay Başkanının, veya bir valinin veya kanunda sayılan diğer görevlilerin, aday olmasına engel bir hüküm yoktur; bunların istifaları da zorunlu değildir.

Bu gibiler ve benzerleri diğer koşulları yerine getirerek, cumhurbaşkanı aday olabilirler; adaylıkları “kesinleştiği tarih itibariyle görevlerinden ayrılmış sayılırlar (ve) bu durum YSK’ca aday gösterilenin bağlı bulunduğu bakanlığa veya kuruma derhal bildirilir”..

Milletvekili adaylığı için ise, kamu görevlilerinin, “görevlerinden istifaları koşulu” yasaya yazılmıştır; istifa etmemiş olanlar “seçilemezler”; bunların adaylıklarına partiler veya seçmenler itiraz ederler, seçim kurulu da durumu inceler ve karar verir; cumhurbaşkanlığında durum çok farklıdır.

Cumhurbaşkanlığına 20 milletvekili imzasıyla aday gösterilir, YSK evrakı inceler ve kesin adaylığını ilan eder. İlan edilenlerden biri veya bir kaçı eğer kamu görevlisi ise, YSK onun görevinden istifa etmiş sayılacağını kuruma bildirir. Bu işlemi başlatacak olan siyasi partilerdir; gayet tabii resen YSK’da karar verebilir.

Özetlersem cumhurbaşkanlığı seçimi, seçimlerin temeli olan “eşitlik” ilkesi içinde yapılmamasının -ki yapılmıyor- müsebbibi; başbakanın adaylığının ilanıyla birlikte TBMM Başkanlığı ve Cumhurbaşkanlığına Başbakanın istifa etmiş sayıldığının bildirilmesini YSK’dan şikayet yoluyla istemeyen muhalefet partileri ile “adaylardan birinin başbakanlık görevini sürdürmesinin eşitliği ihlal edeceği kararını” res’en vermeyen YSK’dır.

Türkiye’de siyasal parti yöneticileri, siyasetin ilk görülen mikrofona çıkıp konuşmak ve hemen sonra başka mikrofona koşmaktan ibaret olmadığını öğreninceye kadar, başbakanlar istediklerini, -hem başbakanlık, hem adaylık hem de parti başkanlığı- yaparlar.

(*) Resmi olmayan Türkçe metin şu linkte bulunmaktadır: (http://www.osce.org/tr/odihr/elections/turkey/122144?download=true)