Artık içindeyiz

Müzakere çerçeve belgesi, Kıbrıs'ın tanınması anlamına gelecek veya aday üyeliğimizin anlamını değiştirecek bir ibare eklenmeden 3 Ekim gece yarısından sonra yürürlüğe girdi.

Müzakere çerçeve belgesi, Kıbrıs'ın tanınması anlamına gelecek veya aday üyeliğimizin anlamını değiştirecek bir ibare eklenmeden 3 Ekim gece yarısından sonra yürürlüğe girdi.
Yaşım bir hayli yükseldiği için, önce tam üyeliğimizin en erken ne zaman başlayabileceğini tahmin etmeye çalıştım. Belgenin 13'üncü maddesinde, "Müzakereler ancak, 2014 yılından itibaren Mali Çerçeve'nin oluşturulmasının ardından, bunun getireceği olası mali reformlarla birlikte sonuçlandırılabilir" deniliyor.
Bu tarihi erteleyecek nedenler, öne çekecek nedenlerden daha fazladır. Bu hesaplara göre en az 10 yıl var!
Tam üyeliği görme umudumu bırakıp, ilişkilerin ve görüşmelerin nasıl ilerleyeceğini düşünmeye başladım:
En belirleyici olan kişi başına milli gelirdir. 10 yıl sonra milli gelirimiz nereye varacak? 2015'te, bugünkü kişi başına gelirimizi, sabit fiyatlarla iki misline, bugünkü değerleriyle 10 bin doların çevresine çıkarabiliriz.
10 yıl sonra nasıl bir toplum olacağımızı tasarlayabilmek için, 10 bin dolar ortalama gelirin nasıl dağılacağını da tahmin etmeliyiz. Toplumsal transferleri artırırsak gelir dağılımı düzelecektir, bu durumda kalkınma hızımız, ortalama gelirimiz düşebilir. Kalkınma hızımızı düşürmeden, gelir dağılımını düzeltmek, siyaset adamının 'marifetine' bağlıdır! Marifet, politikalarla gösterilir; ortaya çıkar. Öyleyse, öncelikle siyasal düzenimizi, bu politikaları üretebilecek duruma getirmeliyiz.
Konu buraya gelmişken, çağımızın bir kuramını hatırlamalıyız: Kişi başına milli geliri 10 bin dolar olan bir ülkenin toplumsal nitelikleriyle, 30 bin dolar olanınki aynı olamaz! Gelirleri bu kadar farklı toplumların yaşam göstergeleri ve nitelikleri de birbirinde farklı olur. Bu durumda, 2015 yılındaki gelirimizle, AB'nin o günlere kadar gelişmiş müktesabatını özümseyebilecek miyiz? Moda deyişle 'hazım' tek taraflı değildir!
Bugün bildiklerimizle düşünürsek, zaman içinde AB'nin toplumsal nitelikler bakımından bizden uzaklaşacağı, aramızın giderek açılacağı kanısına varabiliriz! Müzakereler bu uzaklaşmayı yakınlaşmaya dönüştüren mekanizmanın adıdır. 'Müzakere', bir anlamda bugün bildiğimiz kuramlara meydan okuma çabalarıyla geçecektir.
Müzakerelerde, yapısal gerçeklerimiz ile AB müktesebatının çelişkileri görülüp bunları azaltma imkânları aranacaktır. Toplantılar herhalde, 'Benim koşullarım ve durumum budur, git kendini bunlara uydur, sonra gel konuşalım' diyerek başlayıp sonuçlanlamayacaktır. Eğer böyle anlaşılırsa, ilerleme kaydedilemez; zaten tebliğ ve denetleme sürecine 'müzakere' denilemez.
AB yöneticilerinin, bizim göstergelerimizin neleri ifade ettiğini ve hangi sonuçları verdiğini bildikleri, 'çerçeve belgesi'nin hemen her paragrafında görülmektedir. Özellikle 'Müzakerelerin özü' bölümünde, 'müktesebata uyum' denilmemiş, 'müktesebatın kabulü' ve 'özel uyum' deyimlerine yer verilmiştir.
Görüşmelerin başarısı, çelişkilerin hangisinin giderilebileceğinin bilinmesine ve buna göre davranılmasına bağlıdır. Lüksemburg'da olmayacak isteklerden uzaklaşıldığı gibi; görüşmelerde de gerçekçi davranılarak başarılı olunacağına inanıyorum.
Bu veya farklı düşünceler bir gerçeği değiştirmez: Türkiye, artık AB'nin 'dışında' değil 'içinde'dir; bundan sonraki hedefimiz, farklılıklarımızı azaltarak girdiğimiz AB içinde gelişmektir.