Bu hale niçin ve nasıl geldik?

Türkiye'nin niçin bu hale geldiğini anlamak için, son üç yılda neler söylendiğine bakılmalıdır.

Haftaya feci olaylarla girdik; olanlar herkesi üzdü. Şimdiye kadar toprağa düşenlere yenilerini ekleyenler, hepimizin bedduasının hedefidir!

Güvenlik güçlerimiz, hükümetin belirlediği politikaları uygulamak için bütün güçlerini ortaya koyuyorlar.

İlk yapılacak, eller tetikten çekilmeli; çekildiği, mütevazı bir üslupla açıklanmalı ve sonra gençlerin sokaktan çekilmesine çalışılmalıdır! Sonra özellikle siyaset adamlarımız akıllarını başlarına almalıdır!

Kolay mı? Hiç değil! Aklımızda ve vicdanımızda bulunan ölçüler ve kuralların hepsi bir yerlere gitmiş görünüyor!

Olayların fecaati karşısında sormayı ihmal ettiğimiz, “nasıl başladı?”, “neden oluyor?” vb. sorular, çok şükür, son günlerde daha çok sorulmaya başlandı. Hükümetin politikalarını ve kimin neyi, niçin dediğini merak edenler bir hafta öncesine göre daha çok!

Eylül başında yapılan kamuoyu araştırmasında, deneklerin yüzde 82’si, son günlerde yaşananların ülkemizde ciddi bir siyasal krize işaret ettiğini söylemişlerdir.

Araştırmadaki “siyasal kriz” deyimi, Cumhurbaşkanımızın dilinde, “siyasi bir belirsizlik ortamı” deyimine dönmüştür.

Salı günü, yüksek öğretim üyelerinin katıldığı bir toplantıda Sayın Erdoğan “belirsizlik” sorumlularının kimler olduğunu kendine sormuş ve başka sorular ortaya atarak cevaplamıştır: “Sırtını terör örgütüne dayamakta beis görmeyen, siyaset yerine şiddeti tercih eden partinin”, “Koalisyon kurulması çalışmalarında uzlaşmaya çalışmak yerine hesaplaşmacı ve dayatmacı bir tavra giren muhalefet partilerinin içinde bulunduğumuz acı durumda hiç mi sorumluluğu yoktur?”.

Bir halk, Sayın Erdoğan’ın deyimiyle, “siyasal belirsizliğe” girmiş ise, her yurttaşının ihmalinden veya hatasından bahsedilebilir. Fakat sadece bireylerden bahsederek doğru sonuca ulaşılamaz; belirleyici kişiler veya organlar bilinmeli ve hiçbir tartışmaya neden olmayacak biçimde gerçeklere dayanılarak sorular cevaplanmalıdır.

Doğrudur, üç muhalefet partisinin de, yaşadığımız “siyasal belirsizlikte” sorumlulukları vardır. Muhalefetin ihmal ve hatası var diye, iktidar partisi ve onun başkanı ile hükümet işlerini tedvir etmekle kendisini görevlendirmiş bulunan Sayın Erdoğan’ın davranışları görmezden gelinemez.

Örneğimizde, koalisyon çalışmalarına katılan CHP lideri “bize koalisyon teklif edilmedi, bazı konularda fikrimiz soruldu” demiştir! MHP ilk görüşmede, koşullarını söylemiş, Sayın Davutoğlu da, tekrar görüşürüz deyip ayrılmıştır. Diğer parti HDP’yi ise, Sayın Davutoğlu, “ziyaret” öncesi ve sonrasında, “hükümet kurmayı önermeyeceğiz” görüşünün altını çizmeye özen göstermiştir. Özetle koalisyon “çalışmasında”, Sayın Erdoğan’ın dediği gibi, hiçbir partiye dayatmacı denilemeyeceği açıktır.

Diğer konu da şiddet tercihidir. Üç muhalefet partisinin üçü de teröre karşı olduğunu söylediler ve söylemeyi sürdürüyorlar. Muhalefet partilerinin herhangi birine, açıkçası HDP’ye, bir olay, davranış, resmi ve bağlayıcı bir söz, yani bir kanı ortaya konulmadan “şiddeti tercih ediyor” denilmemelidir.

Özetle, Sayın Erdoğan’ın, “Bugün Türkiye siyasi bir belirsizlik ortamından geçiyorsa, bunun sorumlusu iktidar partisi midir?” sorusunun cevabı tektir: “Evet iktidar partisidir!

 Sorunun “veya bir kişi midir?” biçimindeki ikinci parçası, Anayasa içinde kalınacaksa cevaplanamaz, çünkü Cumhurbaşkanı “sorumsuzdur”!

Asıl soruyu soralım: Türkiye bu hale niçin ve nasıl geldi?

4 Ocak 2013’te “Kürt sorununun çözümü kapsamında silaha ihtiyaç duyulmayacak bir ortamın yaratılması” hedefi açıklanarak başlayan çözüm süreci ile 3 seçim yaptık; o günden bu yana İktidar, eşit ve birlikte yaşama umuduna ne kattı, veya yapılmak istenenlerin yıkılmasına niçin seyirci kaldı? Yargı paketi tasarıları niçin bakanlar kurulundan geri döndü? Geçen yıl Temmuz başlarında içi boşaltılarak kabul edilen giren 6551 sayılı kanun neye yarayabilirdi ve neye yaradı?

Bu sorular cevaplanmadan, “bugün” açıklanamaz!

Türkiye’nin niçin ve nasıl bu hale geldiğini anlamak için, gerçek dışı sözleri bir yana koyup, son üç yılda neler söylendiğine ve neler yaşandığına bakılmalıdır!