Can güvenliğimiz tehlikede

Duruşma olaylarını izler ve okurken, 'Orhan Pamuk'u koruyamayanlar beni nasıl koruyacak?' diye sormadınız mı?

Duruşma olaylarını izler ve okurken, 'Orhan Pamuk'u koruyamayanlar beni nasıl koruyacak?' diye sormadınız mı?
Günlerdir konuşuluyor, yazılıyordu, şikâyetçi taraftarlarının fiili saldırıyı âdet edindikleri biliniyordu, ama polis Pamuk'un hırpalanmasını önleyemedi. Bu olay ile Pamuk'un davaya konu olan sözlerini ve AB'lilerin densizliğini karıştıranlar var.
Pamuk, İsviçre'de yayımlanan Das Magazin dergisine "Bu topraklarda 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü" demişti. Bu cümlesini açıklarken "1 milyon Ermeni öldürüldü sözlerini lafın gelişi söyledim, ama dürüstlük söylediğiniz şeyin arkasında durmayı gerektirir" dedi. (Milliyet, 17 Aralık)
Sayın Pamuk açıklamasıyla, baştaki ihtiyatsızlığını hataya dönüştürdü: 'lafın gelişi söylenen söz'ün arkasında mı durulur?
İfade özgürlüğüyle karıştırılan diğer husus, Olli Rehn gibi AB yöneticilerinin söyledikleridir. AB'li siyasetçilerin, yargı üzerine baskıyı meşru sayan ve üyelik görüşmesi yaptıkları bir devletin kurumlarını aşağılayan sözlerini tartışırken can güvenliği konumuz gölgede kalmaktadır.
Ne Pamuk'un sözlerinin hafifliği, ne de AB'lilerin fütursuzlukları, cuma günü yaşananların önemini unutturmalıdır.
Asıl konumuz, can güvenliğimizin tehlikede bulunduğudur.
Olayların geçtiği yerin fiziği, polisin hiçbir özrünü haklı kılmayacak yapıdadır. Adliye binasının mimarisi ve malzemesi her türlü önlemi zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcıdır. Binanın önündeki cadde, hafif bir kaza sonucu bile uzun süre trafiğe kendiliğinden kapanmaktadır. Özetle çevre ve bina polisin işini zorlaştırmamakta, kolaylaştırmaktadır.
Zorbalık yapanlar ilk kez cuma günü marifet göstermiş değillerdir. Bunların, geçen eylül ayı başlarında, Tarih Vakfı'nın 6-7 Eylül Olayları belgeleri sergisinin açılışında da tam kadro hazır bulunanlar olduğunu, cuma günü işi gereği Şişli Adliyesi'nde bulunan bir arkadaşım söyledi! 6-7 Eylül Sergisi'nde saldırılarını fotoğrafları yırtmaya vardırdıklarını gördüğüm bu bir avuç zorbayı polisin tanımadığı söylenemez.
İçişleri bakanı, "Olay yerinde yeterince polis vardı" demiştir ama, 'yeterince polis', yargılanmaya gelen bir sanığın tanınan saldırganlarca yumruklanmasını önleyememiştir.
İhtimalleri sayalım: Polis saldırıyı önleyememiş veya önlememiştir ya da saldırıya göz yummuş veya saldırıyı haklı bulmuştur! Bunların hangisi doğrudur? Hangisi doğru olursa olsun, saldırıya uğrayan bir yurttaşımızın can güvenliği korunmamıştır. Sonuçta polisimiz ya görevini yapmaktan acizdir ya görevini ihmal edebilmektedir, ya görevini bilmemektedir, ya da saldırılanı korumayıp zorba tarafını tutabilmektedir.
İşte bunları düşünürken kendi kendime şu soruyu sordum: Orhan Pamuk'u, Hrant Dink'i ve AB parlamenterlerini, tanınan zorbaların darbından korumayan ya da koruyamayan polis, beni nasıl koruyacak?
Bu soru, devleti var eden en önemli hizmet alanında ciddi bir sorunumuz bulunduğunu göstermektedir. Bu sorunun sorulabildiği bir ülkede, sorunlar çözülemez, büyümeye devam eder!
Başbakan'ın isteğiyle açılan soruşturmanın, sorunun çözümüne katkıda bulunması beklenmemelidir. Hükümet soruna bugünkünden farklı yaklaşmalı, polisin durumuna tanı koyup tedavisini aramalıdır.