Çözüm süreci kopma noktasında

Kandil resen, sürecin 15 Şubat'la birlikte son derece tehlikeli, kritik ve bitme noktasında olduğunu belirmiştir.

HDP İmralı Heyeti Kandil ile görüşmeden döndüğü Pazar günü yazılı açıklama yaptı. Önceki Kandil ziyaretleri sonrasında, hükümetle görüşülmeden açıklama yapılmazdı; bu kez Kandil’in görüşlerini yansıtmak için, hükümetle görüşmeden bir not açıklandı.

Notta İmralı Heyeti’nin görüşlerine yer verilmiyor, KCK yöneticilerinin, müzakere sürecine geçilmemesini kabul edilemez buldukları, AK Parti Hükümeti’nin, seçim çıkarları peşine düşmeden tüm halkın demokratik geleceğini ilgilendiren konularda çalışması gerektiği belirtilmekteydi.

“Not” olarak adlandırılan belgenin hemen bir gün sonra, “KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı Açıklaması” olduğu anlaşıldı. Bu açıklamanın son cümlesinde ciddi bir uyarı vardı: “Bizim için sürecin 15 Şubat’la birlikte son derece tehlikeli, kritik ve bitme noktasında olduğunu belirtmek durumundayız.”

Salı günü grup toplantısında Demirtaş, “Çözüm süreci ile ilgili silah bırakma ve silahsızlanma tartışması yürütülüyor, ancak hükümetin İmralı’da konuşulan 10 maddelik ev ödevi var” dedi. Grup Başkanı Pervin Buldan, toplantı sonrasında habercilerin sorularını “Hükümet güvence vermezse silahsızlanma nasıl olacak?" sorusuyla cevapladı.

Şimdiye kadar, bir üçgenin köşe taşları olarak görünen Kandil, HDP Başkanlığı ve İmralı’nın, farklı güç odağına dönme eğilimine girdiklerini ilk kez, Cemil Bayık’ın geçen Nevroz toplantısında okunan konuşmasını dinleyenler düşünmüştü. Son haftaki açıklamalar da, böyle bir eğilimin varlığını doğruluyordu.

Kandil, Öcalan’ın hazırladığı müzakere ve çözüm taslağını onayladığını ilan etmek yerine, İç Güvenlik Paketiyle ilgili gelişmelere öncelik veriyor; HDP ise Kandil’e gönderme yapmadan müzakere maddelerini öne çıkarıyordu. Farklı söylem farklı görünmede anlaşma sonucu da olabilir, bilmiyorum!

İşte nihayet Kandil, Öcalan ve HDP’nin kabulüne bağlı olarak değil, resen “Sürecin 15 Şubat’la birlikte son derece tehlikeli, kritik ve bitme noktasında olduğunu” belirmişti.

Genel değerlendirmeye geçmeden, Başbakan Davutoğlu’nun İslamabad konuşmasının Açıklamayla ilgili kısmının özetini vermek istiyorum:
Kandil’den gelen açıklamayı şöyle yorumluyordu: “2013 Mart'ında, 2 ay içinde tüm silahlı unsurların, Türkiye'den çekilmesi ve silahlı mücadeleye son verilmesi çağrısı yapılmıştı. Şimdi bugün yapılan açıklamalar 2 sene sonra hala Çözüm Süreci'nden ne anlaşıldığı konusunda bazı çevrelerin kafalarının karışık olduğu intibaı veriyor” diyen Başbakan “Bizim tutumumuz açıktır” diyerek devam ediyordu:

“Türkiye'de her şeyin ilacı demokrasidir. Her şeyin ilacı fikir özgürlüğüdür. Her şeyin tartışılacağı platform da Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir, sivil toplum yapılarıdır.”

Şaka gibi değil mi? İç Güvenlik Paketi’nin ilk 17 maddesiyle bu sözleri birlikte hatırlayanlar herhalde gülmüş olmalılar!

Sayın Davutoğlu konuşmasını şu cümlelerle sürdürüyor: “Eğer bir ülkede demokrasi varsa, fikirler açıkça paylaşabiliyorsa, herkes kanaatini ifade edebiliyorsa, düşüncesini istediği dilde, istediği şekilde gündeme getirebiliyorsa, şimdi sormak zamanı değil mi, o zaman silahlara ne ihtiyaç var? Nedir yani silahı gerekli kılan şartlar?”

Sayın Başbakan’ın dediği gibi, “her şeyin ilacı ifade özgürlüğüdür” doğrudur ama, Türkiye maalesef, “herkesin kanaatini açıkça ifade edebildiği bir ülke” değildir.

İfade özgürlüğü konusunu burada kesip, Çözüm süreci meselesindeki gelişmeler üzerindeki yazımı sürdürmek istiyorum.

Sayın Öcalan’ın hazırladığı “Müzakere ve çözüm taslağı” denilen İmralı Heyeti’nin Kandil’e götürdüğü metni, KCK’nın kabul etmediği anlaşılıyor. Dolayısıyla, Öcalan’ın açıklayacağı silahlı mücadeleye son verildiği açıklaması ertelenmiş oluyordu.

Silahlı mücadeleye son vermeden önce yapılacakların ortada bırakıldığı, böyle gidilirse yine geleceğimiz bir yerdir vardığımız yer!

Gelinen yere ilk kez uğramıyoruz; 2009’da, 2012 yılı başlarında ve 2013 de de, aynı yere gelinmişti. Dönüp dolaşıp geldiğimiz aynı yeri, doğru ve soğukkanlılıkla anlamalı, tanımalı ve tanımlamalıyız.

Geldiğimiz yerde, “bilinmeyenler” vardır, bunlar bilinir duruma gelmeden kimse yerinden kımıldamak istememektedir.

Gerçekte “bilmiyorduk” dediklerimizi ilk kez duyuyor ve görüyor değiliz; 2009 başlarında Kandil söyleşilerinde Hasan Cemal’in yazdıklarıyla, 2012’de sayın Öcalan’ın “on maddelik yol haritası”nın birbirinden pek farkı yoktur.

Gelinen yer; demokratik hukuk devletinin, halkın yönetime katıldığı, yerinden yönetim sistemine geçildiği, ifade özgürlüğü ve yürütmeden bağımsız yargının kabul edildiği devlet düzeninin, demokrasi sıralamasında ilk otuza giren devletlerin rejimlerinden birinin ve yerel yönetim sisteminin temel kanunlarının ilkelerine karşı olmayan bir anayasanın kabul edildiğinin söylenmesi gereken bir yerdir!

Bu amaç açık yürekle söylenmeden ve gerçekleştirme iradesi ortaya konulmadan; ayrıca savaşın iki tarafında karar sahibi olmuş, bir şekilde savaşa katılmış olanların gelecekte nerede ve hangi hukuk içinde yaşayacakları bilinmeden bugün geldiğimiz yerden bir adım ileriye gidemeyiz.

2009’dan beri asıl niyetlerimizi saklı tutarak sorunumuzu, “seçime kadar” idare ettiğimizi sanıyoruz!.

Sayın Davutoğlu İslamabad’da, Sayın Erdoğan’ın 2011 de 2014 başlarında söylediklerine benzer şeyler söylemiştir; varacağı yer, onun vardığı aynı yerdir!

İpin kopacağı yeri doğru hesaplayabildiler mi dersiniz?