Erdoğan'ın iktidarını koruma çabası

Erdoğan mücadele etmeye karar verdi; ne olursa olsun seçimi kazanmalıydı; nasıl olsa dört beş ayda "halk anlamazdı"!

Fetih Şenliği, tam anlamıyla kanuna karşı hile örneği idi. Başbakan ve Cumhurbaşkanı gizlemeye gerek görmeden kaba seçim konuşması yaptılar.

Saklamadan ve sıkılmadan devlet bütçesi ödeneği harcandı, devlet memur ve işçileri çalıştırıldı, devlet araçları kullanıldı, devlet okullarından öğrencilerin katılmaları istendi.

Meclis Başkanı Cemil Çiçek’in ve İstanbul Valisi’nin tanıklığında, ceza ve seçim kanunlarına göre suç işlendi.

Suçlular, halkın suçu anlamadığını, değerlendirmediğini, bu değerlendirmenin seçim sonucunu etkilemeyeceğini sanıyorlar! Onlar tıpkı, 1950’den beri bazılarının düşünüp yazdığı gibi, halkın bir şey anlamadığına inanıyorlar.

Seçim döneminin son haftanın başında, halkın siyasetten anlamadığı yanılgısı üzerinde durmadan; Sayın Erdoğan’ın iktidarını koruma kararı verişinden sonra geçen beş yılı özetlemeye çalışacağım.  

Sayın Erdoğan’ın "Şimdi bazı aydınlar çıkmış. Bunlar aydın değil, bunlar karanlık. Bayrağımıza karşı bayrak çıkaranların yanında yer alanlara ben aydın diyemem” cümlesi bana son beş yılı hatırlattı; gizlenen bir amaca varmak için çabalanan hazin beş yılı.

Sayın Erdoğan, sanıyorum 2010 yılı başlarında iktidar endişesi duymaya başlamıştı. Bu tarihten sonra, her konuyu bu endişeye göre düzenlemeye çalıştı, çevresindeki insanları bu endişeye göre tarttı.

2011 seçimlerine giderken, Ak Parti Tüzüğü’ndeki üç dönem kuralını kaldırmamaya ve iktidarını korumak için cumhurbaşkanı olmaya karar vermişti.

Önemli bir engel vardı; 2007 Anayasa değişikliğinde, cumhurbaşkanlığının süresi 5 yıla indirilmişti. Aynı yasa ile dönem süresi 5 yıldan dört yıla indirilen Meclis, bu kurala uymuş, 2011’de milletvekili seçimi yapılmıştı, cumhurbaşkanlığı seçimi de 2012’de yapılmalıydı. Oysa Erdoğan’ın önünde üç yıl daha başbakanlık imkanı vardı; Sayın Gül’ün süresi yedi yıla -2014’e- uzatılırsa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iktidarı da 2024’e kadar uzatılabilirdi. Sonrası 10 yıl içinde çözülürdü!

Erdoğan için 2011 seçimlerinden sonraki ilk mesele, yürürlükteki Anayasa’nın “beş” yıl hükmünün görmezliğe gelinmesiydi: Süre meselesinin bir emrivakiyle ortadan kaldırılması için, zorunluluk olmadığı halde, “Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu” hazırlandı ve 19.Ocak.2012’de Meclis’ten geçirildi.  

Cumhurbaşkanının görev süresi Anayasa’da yazılı değilmiş gibi, “Onbirinci Cumhurbaşkanının görev süresi yedi yıldır” hükmü, Kanun’a geçici fıkra olarak eklendi:

Aynı Kanun tasarısına aday gösterilme usulü, adayların incelenmesi, adayların görevlerinden ayrılması, adaylara yardımlar ve diğer “Erdoğan’a uygun maddeler” Erdoğan düşünülerek yazıldığının belli olmasından çekinilmeden yazılmıştı.

O kadar ki 'kanun’a, partilerin ilçe yönetim kurulu üyesinin ve iki bin seçmenlik bir belediyede meclis üyesi olan bir kişinin bile cumhurbaşkanı adayı olmak için görevinden ayrılmasını öngören hüküm konulmuştu, ancak ne hikmetse, bir partinin genel başkanının istifa etmesi kuralı getirilmemişti! Bir köy öğretmeni aday olmak için istifa etmeliydi, ama başbakanın istifa etmesine gerek görülmemişti!

298 sayılı yasanın radyo ve televizyonlardaki propaganda konuşmalarına getirilen süre kısıtlamalarının cumhurbaşkanı seçimlerinde uygulanmama istisnası bile unutulmamıştı.

Bu kanunun görüşülmesi sırasında AK Parti Grup Başkanvekili'nin konuşması her şeyi açıklamaktadır, okuyanlar neler yapıldığını daha iyi anlayacaklardır.

2011 seçiminden sonra, iktidarın siyasal tasarrufları, “Erdoğan’ın başkanlığına hizmet” amacı düşünülerek tasarlanmıştı. Başbakan’lıktan dönen, ifade özgürlüğü, Terörle Mücadele Kanunu, ceza kanunları, Çözüm Sürecinin yasal zeminiyle ilgili her tasarı sonrasında, siyasetin tıkandığını belirten birçok yazı yayımlandı. Okuyucular hatırlayacaktır, “Yargı Paketi” üç kez Başbakanlıktan dönmüştü. Sayın Erdoğan’ın demokrasiyi, ifade özgürlüğünü ve evrensel hukuk kurallarını iktidarı koruma amacına engel gördüğü o günlerde artık belli olmuştu!     

2007 ve 2011 seçimlerinde, parti yandaşlarını sertleştirme politikası, siyasal çıkar sağlamıştı. Bu politika aynı zamanda, mağdurluğun güçlenmesine de hizmet ediyordu.  

Aynı politika, yeni unsurlarıyla cumhurbaşkanı seçimlerinde de uygulanırsa, “doğal taraftar” olan geleneksel ve dinsel bütün muhafazakârların oyunu Ak Parti tarafında birleştirecek, Erdoğan iki dönem içinde istediği rejimi kurabilecekti.

Strateji ve yollar belliydi: Halkın etkilendiği bütün olay ve kararlar unutturulup, siyasal mücadele “Erdoğan karşıtlığına” dönüşecek, Erdoğan yandaşlığı da kimlik haline gelecekti!

Karşıtlık ve yandaşlık kurumlaşırsa, siyasal mücadele kör dövüşüne, seçim de biçimsel bir işleme dönüşecekti.

Devletin kurumları cumhurbaşkanı seçimi sonrasında anayasa ihlaline seyirci kalmış, anayasanın “partisiyle ilgisi kesilir ve milletvekilliği sona erer” dediği “Cumhurbaşkanı seçilen kişi” parti genel başkanlığını ve başbakanlığını korumuş, kendisinin yöneteceği bir partinin hazırlığını bizzat genel başkan olarak yapmıştı. Hatta partisinin genel kongresini açmış ve konuşmuştu!

Anayasa kurallarını “halk anlamaz” sanıldığı belliydi!

Sayın Erdoğan Cumhurbaşkanı seçildikten sadece üç ay sonra, 12 yıldan beri arkasında olan kitleden kopmalar olduğunu gördü!

Önce hayret etti, Kasım, Aralık ayındaki konuşmalarında duyduğu hayretin emareleri görülüyordu. Seçimleri kaybetme endişesine kapıldı!

Sayın Erdoğan anayasa, kanun, gelenek tanımadan mücadele etmeye karar verdi; ne olursa olsun seçimi kazanmalıydı; nasıl olsa dört beş ayda “halk anlamazdı”!

Halkın seçtiği Cumhurbaşkanı “halk anlamaz” diyordu.

Oysa halk anladı;

O ise hayret etti, bu kez eline Kuran-ı Kerim aldı;

Aaaa…  Halk anlıyordu!

Henüz hayret etmeyi sürdürüyor!

Şimdi mesele seçim sonuçlarının Erdoğan’ın halk gerçeğini anlamasına yetip yetmeyeceğidir!

Bence yetecek, yetmeli!