İki liderin benzerliği

AKP lideri Erdoğan ve CHP lideri Baykal'ın önceki gün yaptığı açıklamalar, demokrasi dışı görüş ve uygulamalarla siyaset yaptıklarını gösteriyor.

Anayasa değişikliği önceki gece Meclis'te kabul edildi. Eğer 329 ile 368 arasında oy alsaydı, kanunlaşması için halkoylaması zorunlu olacaktı; 368 oyla kabul edildiği için Cumhurbaşkanı'nın kararı bekleniyor.
AKP'nin dışarıdan en az 4 oya ihtiyacı vardı. CHP katılırsa, bir-iki oy çelinebilir umuduyla olacak, sayın Erdoğan oylamaya katılması için CHP'yi zorladı: 'CHP yöneticileri, milletvekillerinin oy kullanmasını engellemeye hazırlanıyorlar.' Bu durumun anlamını da sıraladı Başbakan: Yöneticiler, 1) Anayasal bir suç işliyorlardı, 2) Türkiye'ye saygısızlıkta bulunuyorlardı, 3) Kendi milletvekillerinin iradesine güvenmiyor, saygı duymuyorlardı. Ona göre, 'milletvekillerinin asli görevi, yasama faaliyetine katılmaktı.' Bu yorumdan sonra Erdoğan, 'CHP'li milletvekillerinin yetkilerini, o yetkinin özelliklerine dayalı olarak kullanacakları' inancını da belirtti.
Bir siyasal parti liderinin, gizli oylamada diğer siyasal partiden bir-iki oy çalma yolları araması anlaşılır bir istektir, ama öne sürdüğü gerekçeler inandırıcı olmalıdır: Bir grubun oylamaya katılmama kararının, yasama işlevi olmadığını kim Erdoğan'a söyledi acaba? Başbakan, parti gruplarının oylamaya katılma ya da katılmama kararı vermelerini Anayasa'ya aykırı buluyorsa vay halimize!
Oy vermek, oya katılmak veya katılmamakla, millete saygı arasında ne ilişki var? Grubunun kararına bağımlı milletvekilinin her hareketi, anlayışları içinde şu tarafta veya karşı tarafta, millete ve ülkeye saygının sonucu değil midir?
Siyasal parti liderlerinin milletvekillerine güvenmeleri konusunu sayın Erdoğan'ın bilmediği 'tezkere' olayında görülmüştü. Konu gizli toplantılarda görüşülüp, grup kararı alınmadan Meclis'e gidilmiş, AKP milletvekillerinin üçte ikisinin uygun bulduğu anlaşılan bir hükümet önerisi, Meclis'te reddedilmişti. Tezkere oylamasında Meclis'in iradesi değil, azınlığın iradesi karar haline dönüşmüştü. Demokrasilerin sakıncalarıyla ilk kez biz karşılaşmıyoruz, önemli konularda grupların bağlayıcı karar almaları, rejimi korumak için bulunan yollardan biridir.
Baykal'ın Erdoğan'a cevabı bir saat sonra grup kürsüsünden geldi:
"Ne benim, ne grup başkanvekillerimizin hiçbir milletvekiline talimat verme hakkımız, böyle bir anlayışımız yok. Biz hep birlikte aynı doğrultuda karar veriyoruz. İnanıyorum ki bu iş parlamentoda bitmeyecektir, bitmemelidir. Türk halkı referandumla nihai kararı vermelidir."
Baykal, alınmış bir kararı yokmuş gibi göstermeye çalışıyor, kendisinin ve yardımcılarının milletvekillerine siyasal talimat verme anlayışında olmadıklarını, milletvekillerinin kendi kararlarıyla oylamaya katılmadıklarını söylüyor. Oysa, görüşlerini ve politikalarını örgütüyle belirleyen bir partinin, milletvekillerinden bu politikaların gereğini yapmalarını istemesinde ne yanlışlık görülebilirdi? Olmaması gereken anlayış, konuşulmadan ve karar yokken, kişisel günlük düşünceleri parti politikası gibi ilan etmekti.
Muhalefet partisi, son Anayasa değişiklik önerisinin oylanmasına girip girmeme kararını vermeseydi yanlış yapardı. Üstelik Baykal, değişikliğin halkoyuna gitmesinin doğruluğuna inanıyor, bu inancın doğal sonucu oylamaya katılmamaktır. Garip olan bu kararı saklamaktır.
İşte, sade bir konuda iktidar ve muhalefet parti liderlerinin yaklaşımı, özeti, demokrasi dışı görüş ve uygulamalarla siyaset yapmak!