İnanç özgürlüğü ve baskısı

Başbakan Erdoğan, bir Alman gazetesinde yayımlanan söyleşide; "Kızım, eşim ve ben inançlı Müslümanlarız. Kuran'da kadının kamuya açık yerlerde başörtüsü takması emrediliyor.

Başbakan Erdoğan, bir Alman gazetesinde yayımlanan söyleşide; "Kızım, eşim ve ben inançlı Müslümanlarız. Kuran'da kadının kamuya açık yerlerde başörtüsü takması emrediliyor. Kızım da Kuran'ı uyguluyor. Ama buradan benim din-devlet ayrılığına karşı olduğum sonucu çıkmaz" dedikten sonra, üniversitelerdeki türban yasağını yanlış bulduğunu, demokratik bir devletin din özgürlüğünü garantiye alması gerektiğini, vatandaşların dinlerini simgeleriyle ifade etmelerini inanç özgürlüğü olarak gördüğünü, üniversitelerde türban yasağının kaldırılması için girişimde bulunacaklarını, Diyanet'in türbanın inancın bir ifadesi olduğu görüşüne vardığını, bu yüzden türbanın haçtan farklı bir konumu olduğunu söylemiş. (Radikal, 7 Şubat)
Önce, türban yasağını kaldırma 'girişiminde bulunmalarının' siyaseten doğru olmadığını ve AKP'ye yarar sağlamayacağını söylemeliyim. Yasağı kaldırma eylemine geçilmesinden kısa bir süre sonrasında siyasal istikrarın bozulacağını, yapay sorunlarla uğraşmak zorunda kalınacağını sanıyorum, boşuna zaman kaybedilecek ve hedefe de varılamayacaktır.
Siyasal gelişmeyi tahmin etmek, siyaset adamının işidir, doğru bilgiye dayanarak doğru karar vereceklerini umut edelim. Ben Başbakan'ın sözlerine yansıyan anlayışına işaret etmek istiyorum. Konuşmasının içinde birçok unsur var, bunların bazılarını irdeleyeceğim:
Kamu görevlisi olmayan yurttaşların, kamu alanı dışında dini simgeleri takmaları ve taşımalarına kimsenin karıştığı yok, türban takma yasağının birey haklarıyla ilgili tarafını öne çıkararak, sanki bütün yurttaşları kapsıyormuş gibi yorumlamak doğru sayılamaz.
Konunun konuşulmasına, bir yargıcın dini simgelerle kürsüye çıkıp çıkamaması ele alınarak başlanmalıdır. Yargıcın dini simgelerle yargılama yapması doğru mudur, yanlış mıdır? Veya bir polis memurunun,
bir parti rozeti takarak görev yapması kabul edilebilir mi? Türban yasağı buralardan çıkarak tartışılmalıdır.
İkinci tartışma konusu, türbanın dinsel bir simge olup olmamasıdır. İnsan hakları mahkemesi ve Fransız parlamentosu simge saymıştır; bana göre de dinsel simgedir; son yıllardaki gelişmelerden sonra türbanı simge olarak kabul etmeyenin kaldığını sanmıyorum. O kadar ki, bir dine bağlılığı göstermesi bakımından türban haçtan daha güçlü durumdadır.
Başbakan, inanç özgürlüğünü sınırlayan tek hükmün, türbanı yasaklayan YÖK ve Anayasa Mahkemesi kararlarıymış gibi konuşmuş. Eğer ülkemizdeki inanç özgürlüğünü tartışacaksak, gelin önce Anayasa'dan başlayalım:
Anayasa'nın, "Din ve ahlak eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır" hükümleriyle 24'üncü ve Diyanet İşleri Başkanlığı'na 'Genel idare içinde yer' veren 136'ncı maddelerinin inanç özgürlüğünü ne ölçüde sınırladıklarını görelim.
Bu maddelerin anlamını ve genişliğini göz ardı ederek, din özgürlüğünü 'türban yasağı'yla tartışamayız; konuşacaksak birlikte konuşalım. Buyrun, Anayasa'nın 24'üncü maddesini değiştirelim; devlet okullarında din derslerini zorunlu olmaktan çıkaralım; inanç özgürlüğümüzü genişletelim.
Türban yasağını, inanç özgürlüğü tartışmasının tek maddesi ve simgesi haline getirenler, bugünkü eğitim sistemimiz ve anlayışımızın sürmesini istemektedirler. Bu dayatma, türban yasağının kalkması sonrasında gelecek
olan 'örtünme baskısı'nın da işaretidir.