Lozan, İnönü ve Erdoğan

Lozan'ın 90'ıncı yılındayız, 'rejim oturmak üzere' derken, kazanılanların kaybolacağı endişesine girdik.Lozan'ın 90'ıncı yılındayız, 'rejim oturmak üzere' derken, kazanılanların kaybolacağı endişesine girdik.

İnönü, Lozan Barış Anlaşması’nı imzaladığından iki ay sonra 40 yaşına girdi. 38 yaşında, Kurtuluş Savaşı’nın zaferini taşıyarak gittiği Lozan’da, asrımızın en uzun yürürlükte kalan anlaşmasını imzaladı.
Siyasette başarısız yaşanmaz, düşmansız kalınmaz!

İsmet Paşa’nın, Lozan’a giderken de anlaşmayı imzalarken de siyasal düşmanları vardı. Sonra 13 yıl sürecek başbakanlık dönemi başladı, sonra Cumhurbaşkanlığı ve CHP Genel Başkanlığı seçimlerine katıldı; hepsinde siyasal karşıtları onu yenmeye çabaladılar; zaferlerini başarıları ve gelecek için umutlarıyla kazandı.
Son kaybı, gelecek vaat etmemesinin sonucuydu!

Her siyaset adamı gibi İnönü, vefatından sonra da düşmansız kalmamıştır. ‘Düşman’ derken siyasal konulardaki farklı düşünceler nedeniyle ‘karşı’ duruşu kastetmiyorum. İnsana karşı görüşte olanlar hep olacaktır, savunanlar gibi.

‘Düşman’, siyasal konudaki görüş ve amaç ayrılığını, konuyu irdelemeden ve doğrusunu söylemeden yanlışları büyüterek kişinin zaaflarıyla açıklar. Söylediklerinde maddi hatalar da bulunsa, “Olabilir, ama şu olayda da böyleydi” diye lafı değiştirir.
Düşman için konular ve olaylar değil, düşman olunan kişiyi zayıflatmak önemlidir!

Lozan deyince aklıma İnönü geliyor, hemen sonrasında Başbakan’ın son üç-beş yıldır İnönü’ye siyasal düşmanlığını düşünüyorum!
Başbakan, Kürt sorununda hükümetinin yaptıklarını savunurken İnönü döneminden bahsetmekte ve İnönü’yü itham etmektedir. Dersim olaylarının bugün yaşayanlarca savunulması güçtür, doğru, ama Dersim olayları bir kişiye bağlanamaz ve onun bütün yaptıklarının değerlendirilmesinde Dersim tek ölçüt olarak kullanılamaz.

Siyasal düşmanlar hep böyle yaparlar, iyi taraflarını hiç ele almazlar, görmezliğe gelirler; Sayın Erdoğan da İnönü’yü, kötü olarak hatırlatabileceğine inandığı olayları ele alarak ve onları olduklarından daha kötü taraflarıyla abartarak anmaktadır.

Erdoğan, bakanlar kurulu kararnamelerini veya bir bakanın genelgesini İnönü’ye bağlayarak Cumhuriyeti yermeye çalışmakta, saydığı olayları İnönü’nün eseri olarak eleştirmektedir. Atatürk’ü ele alıp suçlamaya halkı hazır görmediği ‘çok net ve açık’ anlaşılıyor.
Günümüz siyaset adamlarının Atatürk veya İnönü ile uğraşmalarının kendilerine de devletimize de hiçbir faydası yoktur. Onların varsa yanlışlıklarını zikretmenin öğretici tarafı da olamaz; çünkü Atatürk ve İnönü’nün kurallarıyla günümüz kuralları ve koşulları aynı değildir.
Bu Lozan günlerinde de bir süre önce yazdığım bir gerçeği tekrarlamak istiyorum: Sonuçta tek parti yönetiminin başarılı başbakanı olan ve lideriyle kavga çıkarmadan başbakanlıktan ayrıldıktan sonra cumhurbaşkanı seçilen İnönü, tek parti sistemini; yargı denetiminde çok partili seçimlere taşımış ve kaybettiği seçimlerde muhalefet partisinin genel başkanlığını yürütmüştür. Hataları çok, sayılabilir, tartışırız ama bu çizginin üstü kolayca çizilemez.

İnönü’yü eleştiren Erdoğan’a sormalıyız: Büyük eserler ve sistemler kazandırdığın Türkiye hangi koşullardayken görevini nasıl bırakacaksın? Benim dileğim, geldiği seçimlerle görevini sürdürmesi ve halk desteklediği sürece kalması, sonra da seçimle gelene başbakanlığı devretmesidir.

Sayın Erdoğan, Lozan’da oluşturulan yazılımın üstünde kurulan devletin başbakanıdır. Bu 90 yılda 26 kişi başbakan sıfatı kazanmıştır. Bunların 11’i çok partili döneme aittir ve bunların hiçbiri seçilene yerini teslim ederek gidememiş; yani sandıkla gelen, sandıkla gelene başbakanlığı devredememiştir.

Bu durum demokraside gerilerde olduğumuzu hatırlatır; özetle, Lozan’da kurulan devleti 20 yıl tek partili meclisle yönettik. Sonraki 7 yılda ulaşabildiğimiz seçim kanunuyla demokrasiye girdik; 63 yıldır da darbelerle, seçimlerle, tek adam yönetimi hevesleriyle çalkalanıp duruyoruz.
İşte Lozan’ın 90’ıncı yılındayız. Tam “Rejim oturmak üzere” derken, bir heves yüzünden, kazanılanların kaybolacağı endişesine düştük.