Mezhepler aynı yere varırlarmış!

İnanç ve düşünce özgürlüğü için, bin yıl öncesine gitmeye gerek yok, kurallar belli.
Mezhepler aynı yere varırlarmış!

Dün öğleden sonra Başbakan Davutoğlu Tunceli’de Aleviler, kimlik ve düşünce özgürlüğü ilkeleri hakkında konuştu.

Vardığı sonucu, son yıllardaki gelişmeleri özetle hatırlattıktan sonra değerlendireceğim.

Alevilerin istekleri ilk kez derli toplu 2002 seçim öncesinde açıklanmıştı. 1/Din hizmetlerine bütçeden ayrılan paydan Alevilere de pay almalıdır. 2/Diyanet İşleri Başkanlığı yeniden yapılandırılmalıdır. 3/ Alevi-İslam anlayışı din dersleri kitaplarına konulmalıdır. 4/ Devlete televizyonunda inanç gruplarının inançlarını ifade için belirli saatler tahsis edilmelidir. 5/Cem evlerine devletçe arsa ve para desteği sağlanmalıdır. 6/ Okullarda saz öğrenimi verilmelidir.

Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan açıklamasına, isteklerini kabul eden partiye oy verecekleri sözünü de eklemişti.

Aradan geçen 12 yılda, Alevilerin anlayışının din derslerine “yansıtılması” dışındaki istekleri yönünde bir adım atılmadı.

Çalıştayları izleyen günlerde, 7 Şubat 2010’da, “Başbakana Alevi Raporunun sunulduğu” duyuruldu.

Alevilik tanımı, zorunlu din dersleri, Madımak Oteli, Diyanet İşleri Bakanlığı, dini vergi, dedelere hizmet içi eğitim, cemevleri, Alevi-Sünni ortak tarih bilinci konularının ele alındığı bu rapordan bugünlere kadar bahsedilmedi.

Bir türlü esasa gelemiyoruz, bilinmeyen bir şey de değil, inanç ve düşünce özgürlüğü siyaset anlayışını geçmek zor, maalesef bugün de aynı olduğu anlaşılıyor!

Başbakan’ın konuşmasına bakalım: Dün üniversite kürsüsünden, daha çok halkı dikkate alarak seslenen Başbakanı izledim. Sözlerine düşünce ve inanç özgürlüğünü anlatarak başladı; Hacıbektaş konuşmasındaki gibi, dini liderlerden, onların felsefesinden bahsetti, Ahmet Yesevi’yi ve onu izleyenlerin görüşlerini anlattı, Anadolu’da bu görüşlerin harmanlandığına değindi.

Davutoğlu uzak tarihten sonra yakın tarihimize geldi ve Dersim Olaylarını, devrin siyaset adamları ve devlet memurlarının hazırladığı raporlardan cümlelerle anlattı.

Ona göre, acıları ve zulümleri anlayıp yüzleşerek, “eşit vatandaşlığa” varılabilirdi. “Gönülleri birleştirmenin zamanı gelmiştir, bunun için gönül diliyle konuşmalıyız” gibi, soyut tanımlarla konuşması sürdü ve sonunda iki somut işi “müjdeledi”: 1/Dersim kışlasının müzeye dönüştürülmesi, 2/Dersimdeki “ziyaret yerleri” yollarının yapılması! Bu işler için “20 milyon lira için talimat verilmişti.”

Sayın Başbakan, bunlara “eşit vatandaşlık bilincini geliştirmek” maddesini ekledi ama bilinci “geliştirmenin” neleri içerdiğinden bahsetmedi!

İlgilerle görüşülerek “Cemevleri” için neler yapılacağı belirlenecekti.

Başbakan din dersinde Alevilerin küçük düşürülmediğini, buna izin vermeyeceğini ilan etti, müfredatın geliştirileceğini söyledikten sonra tekrar soyut söyleme döndü.

Üniversite konuşmasında kısa bir bölüm vardı, bunu okuyucularıma duyurmak istiyorum:

Davutoğlu, düşünce ve inanç özgürlüğünün sade ve genel kabul görmüş ilkelerinin getirileceğini söylemedi, ”eşit vatandaşlık” dedi. Lafı seyitlere (Peygamber soyundan gelenlere) getirdi. Alevi anlayışını taşıyan seyitlerin nerede birleşebileceklerini sordu ve sorusunu kendisi cevapladı: Seyitlerin sonuçta varacakları yerin aynı peygamber olacaktı! Yani bizim dini inancımızda ayrılık olamayacağını, aynı peygambere varacağımızı açıkladı!

Alevi anlayışının diğer mezhep mensuplarıyla aynı yerde birleşeceğini, zaten temelde farklı olamayacakları açıktı, önemli bir fark yoktu! Alevilerin ayrışması için bir neden de yoktu!

Sayın Davutoğlu, başbakan olarak değil, bir din adamı, ilahiyat hocası gibi düşünüp, konuşuyordu; ayrılığın olmaması gerektiğini anlatıyor, var olan ayrılığı görmek istemiyordu. Asırlardır milyonlarca insanın yaşadığı olayları atlayıp, ne zaman varılacağı belli olmayan bir sonuçtan bahsediyordu!

Bu söyledikleriyle, konuşmasının birinci kısmını birleştirmek olası değil. İlk bölümünde, Dersimin çektiği acılardan; anlattığım bu bölümde ise, o acıların çekilmemesi gerektiğinden bahsetti. Ama çekildi! Kendisi de anlatıyor neler çekildiğini, hayret değil mi?

Oysa başbakanlar, inanç farklılığının olmadığına değil, devletin inanç ve inanç farklılıklarının hükümet işi olmadığına, o farklılıklara devlet adamlarının aynı mesafede bulunmaları gerektiğine inanmalıdırlar.

İnanç ve düşünce özgürlüğü için, bin yıl öncesine gitmeye gerek yok, kurallar belli, bizim kurallarımız düşünce ve inanç özgürlüğünü öngörmüyor, bu söylensin bu yeter!