Özer Yelçe'yi uğurlarken

O bizim dünyamıza göre sevmemişti ki, kendi ahretinde kendi sevgilisine âşıktı; severek yaşadı, severek ayrıldı.

Sevgili okuyucularım, bugün duygularımı yansıtan bir yazıyla karşınızdayım. 40 yıllık dostumun eşini, hep iyilik düşünen bir yakınımı kaybettim. İnsan kendisinden küçük bir yakınının vefatını anlayamıyor; iyi de şimdi ben ne olacağım düşüncesine kapılıyor! Sanki o gidince, kimse kalmamış sanıyorsunuz.
Özer, gazeteciydi; hep habercilik yaptı; Sami Kohen, Milliyet’te dış haberler şefliğini ona bırakarak ayrıldı.
Özer’i anlatmadan önce eşi sevgili Ayşegül’ü tanıtmalıyım: 40 yaşıma yaklaşırken, Şişecam’a bağlı bir şirketin kuruluş aşamasına katıldım. Dağıttığımı toplayacak bir yardımcı arıyordum; ilan, başvurular, küçücük bir kızla karşılaştım. Konuştuk, “Benim deneyimim yok, ama öğrenirim” dedi ve başladı.
Yeni evlenmişti, eşiyle tanıştırdı; o dönemimde Özer bana çocuk gibi genç göründü. Âşıktılar; kırılmasından korkar gibi dokunurlardı birbirlerine. Gözlerini birbirlerinden ayırmazlardı, hayranlıklarını size söylemezlerdi, hissederdiniz. Hemen bir kızları oldu.
Böyle bir aşkı yaratan kıskanç olur; ikisi de sonsuz bir imtihana girmeliydi. Masalı izlemeye bundan sonra başladım: Kahramanlarımıza bu aşkı veren, kıza öyle bir dert vermeliydi ki, ona âşık oğlan ne yaparsa yapsın derdi yenip kıza kavuşamasın!
İmtihanın başladığını üç dört yıl sonra bir gün kolunu oynatırken fark ettim; Ayşegül’ün içinde gizlenmiş bir hastalık ortaya çıkıyordu; kasların kemiğe bağlandığı yerler zamanla yavaş yavaş eriyecekti. Bir basit soğuk algınlığı bile, hareket kabiliyetlerinden birini alıp götürebilirdi. Hastalığın nedeni bilinmiyordu, tabii tedavisi de… Doğrusu benim gördüğüm ve fazla da öğrenmek istemediğim tarafı bu kadardı.
O zamanlar yazılar yazıcıdan alınmaz, daktiloda yazılırdı. Düzeltmek için yazı baştan sonra tekrar yazılmalıydı. Ancak kahramanlarda görülebilecek bir iradeye sahip Ayşegül, yazdıklarında hata bulmaya beni adeta teşvik ederdi. Hiçbir zaman iş ilişkilerinde hastalığının özür sayılmasını isteyen bir halini görmedim. İş ilişkimiz bitince, gerçekten dost olduğumuzu anladım. Benden sonra yardımcısı olduğu arkadaşımla da aynı dost ilişkisiyle çalıştı.
Özer ise, her geçen gün onu daha fazla sever hale geldi. Her ihtiyacını anlıyor, çabalıyor, uğraşıyordu! İnanılmaz bir ilişki, görmediğim bir bağlılık vardı aralarında. Sonra tekerlekli sandalye dönemi başladı. Özer’de umut devam etti; olup olmayacağını düşünmeden, bir gün ‘iyileştiğinde’ neler yapacağını, mizah katarak anlatırdı.
Şimdi düşünüyorum da Özer’in duygularını benim gibi insanların anlaması çok zor! Galiba diyorum, onun dünyasına göre değildi sevgisi, gülerek düşündüğü, süsleyerek anlatacağı bir ahreti vardı. O bizim dünyamıza göre sevmemişti ki, kendi ahretinde kendi sevgilisine âşıktı; severek yaşadı, severek ayrıldı.
Dünya işlerini bazen önemsedi, bazense hiç umursamadı. Kitaplarına da değişik yaklaştı; hazırlarken heyecanlanır, basıldıktan sonra alay ederek anlatırdı. Sami Kohen’in hayat hikâyesini diğerlerinden ayırdı, çünkü o ‘Sami abi’ nin işiydi; işi de kitabı da ciddi olmalıydı!
Ayrılma zamanı geldi Özer, bugün seni severek uğurluyoruz!

.