Seçilmişleri çamurdan çıkaracak yol yok mu?

Partilerimiz, her gün daha da çirkinleşen kentlerimizi ve yöneticileri battıkları çamurun içinden kurtaracak yollar ve sistemler önerebilecekler midir?

Dün Radikal’de arkadaşımız İdris Emen’in “Felaket senaryosu: Çanakkale, Bozcaada, Gökçeada, Kaz Dağları...” başlıklı haberi yayımlandı. Haberde, Balıkesir -Çanakkale çevre düzeni planının yürütmesinin durdurulması için Danıştay’a başvurulduğu bildiriliyordu.

Çevre ve Şehircilik Baklanlığı'nın hazırlayıp Eylül ayında askıya çıkardığı Plana TMMOB’nin değişik odalarının itirazı sonuç vermemişti; şimdi konu yargıya taşınıyordu.

İçinizde hatırlayanlar olabilir, geçen Mart ayında Bakanlığın, Muğla ili ve kıyıları hakkında imar planı hazırlayıp ve askıya çıkardığını ve Plan’ın Mayıs başında kesinleştiğini arkadaşımız Ömer Erbil’in haberinden öğrenmiştik. (Radikal, 5 Mayıs)

Son bir iki ay içinde, İstanbul’un çeşitli ölçekteki planlarında parsel veya pafta ölçeğinde değişiklikler yapıldığı, Emirgân Parkı çevresinin imara açıldığı, Kartal çevresi planlarının kabul edildiği, Bodrum Kissebükü’nün imara açıldığı gibi haberler peş peşe geldi.

Bu haberler artık, ahlaki değerler zorlamadan konuşulamıyor. Kimin yaptığına, ilgilinin kim olduğuna, genişliğine, gerekçesine bakılmaksızın; öğrenmeye de gerek duyulmadan haber, bir iki cümleyle nakledilip, küfürle karışık değerlendirilerek hemen başka konuya geçiliyor!

Merkezde veya yerelde halkın güvendiği yönetim birimi kalmamıştır, bırakılmamıştır! Yerel birim yetkililerinin merkezdekilerce, merkez sorumlularının yereldekilerce değerlendirmeleri farklı değildir. İki yerdeki seçilmişler ve atanmışlar, birbiri için sakınmadan konuşmaktadır; kimsenin kimseye saygısı ve güveni kalmamıştır!

Bu yapıyla nereye gidilebilir?

Bundan önce bir iki kez yazdığım bazı esasları tekrarladıktan sonra, özellikle imar ve çevre düzenleme planları konusunda geçerli bir öneri yazacağım.

Önce, çok eskiden beri yazmakta olduğum bir kanımı tekrarlamak istiyorum: İmar planı yolsuzluğunun nedeni, bir kişi veya bir makam değildir!

Başbakan, bakan, vali ve belediye başkanlarının, bazen muhtarlar da dahil, hepsinin kararı veya haberi olmadan, bu memlekette çivi çakılmamıştır!

Birçok konuda olduğu gibi, halkın yaşamıyla ilgili konularda, hiç gereği ve örneği olmadığı halde, yasalarımızla merkez görevlendirilmiştir.

Doksan yıldan beri daha çok Kürtler’e yönetime katılma hakkı verilmek istenmediği için, devletimiz bugünkü ilkel hale gelmiştir.

2011 seçimlerinden sonra da, farklı güdülerle, bakanlık teşkilatı, halkın eğilimlerini ve ihtiyaçlarını bir kenara iten, bürokrasinin güvenliğini yok eden 34 Kanun Hükmünde Kararname ile, kırılması zor sert bir merkezi idare kurulmuştur.

Bu operasyon sonrasında gerçekte bir çelişki yaşandı. Bir yıl sonra Büyükşehir sayısını 16’dan 30’a çıkaran ve Büyükşehir Belediyelerinin sınırlarını il sınırlarına genişletip yetkilerini arttıran, Büyükşehirlerde İl Genel Meclislerini kaldıran 6360 sayılı kanun çıkarıldı (27.11.2012) . Merkezi yönetimi törpüleyen, Büyükşehir belediyelerine birçok yetki veren kanun geçen yıl yerel seçimlerden sonra yürürlüğe girdi.

30 Mart seçimiyle birlikte 30 büyük şehirde durumun değiştiğini fark etmez, sadece büyükşehir belediyelerinin yetkilerinin değil, sınırlarının genişletildiğini zannedersek, yönetimdeki karmaşayı büyültmüş oluruz.

Büyükşehir Kanunu'nu ve diğer bazı kanunları değiştiren 6360 sayılı Kanun, temel bir düzenlemedir; adına "Büyükşehir" denmesine bakmayın, yeni bir yönetim birimi kurulmuştur. Büyükşehir belediyeleri bu kanunun metnine ve ruhuna uyarak, halkının mutluluğu ve refahı için, bakanlıkla ilişkilerini farklılaştırmalıdır.

Olayımızda iki mesele var: Biri, bakanlıkların kanun yönetmelik deyip, büyükşehir ve ilçe belediyelerine danışmadan, büyükşehir halkının yaşamına karışacak karar almalarıdır. İkincisi, büyükşehir belediyelerinin, ilçe belediyeleri halkının yaşamına müdahale etmeleridir.

6360 sayılı kanunla bu iki müdahale de esas dayanağını kaybetmiştir. Kaybetmiştir ama, belediyeler de merkezi idare de 6360’ın ve Anayasa Mahkemesinin Kanun’un Anayasaya aykırı olmadığına dair kararının önlerine koyduğu devrim niteliğindeki imkanı kullanmamıştır.

Önümüzdeki seçim kampanyasında partilerimiz, her gün daha da çirkinleştirdiğimiz kentlerimizi ve yöneticilerini açıkça iddia edilen söylentilerin batırdığı çamurun içinden kurtaracak yollar ve sistemler önerebilecekler midir?

Anayasa değişinceye kadar, anayasaya aykırı olmayan şöyle bir esas uygulamaya konulabilir:

Dış politika, savunma, genel güvenlik, genel vergi politikası ve benzerleri dışında, merkezi kurumlar ve bakanlıklar, yasalarda (halkın yaşamını ve çevresini etkileyen) görevleri yerine getirmek için vereceği her türlü kararı oluşturmadan ve açıklamadan, ilgili belediye meclisinin ve il genel meclisinin tavsiye kararını ister. Bakanlık, yerel meclisin açıklanan kararına aykırı karar almaz; eski düzen sürer. Birden fazla il ve belediyeyi doğrudan ilgilendiren karar hakkında ilgili bütün belediyelerin görüşü istenir. Farklı kararların uygulanmasında halkın geneli için sakınca varsa, görev konusu Bakanlar Kurulu'na gider; yoksa her belediyenin kendi kararını uygulamasına izin verilir.

Bu esasın kısa ayrıntılarını hazırlamak zor değildir.

Yeni anayasa kabul edilinceye kadar bu esası kabul eden parti, halka dayalı bir yönetim sistemine kararlıdır, kabul etmeyenler de bugün yaşadığımız hantal, eskimiş yönetim sisteminin kalmasını isteyenlerdir.

Eğer AK Parti bu esası kabul ediyorsa, dün İstanbul İl Kongresinde söylediği gibi, “özgürlükleri yeni anayasayla güçlendirmek” istiyor demektir; kabul etmiyorsa sipariş üzerine anayasa hazırlamak istiyordur.

Göreceğiz AK Parti hangi yoldadır?