Terör ithal mi, yöneticilerin aymazlığı mı?

Türkiye, 1968'de başlayan yıkım sürecinden daha açık ve daha korkunç bir sona doğru koşuyor!

Cumhurbaşkanı ve Başbakanımız hemen her gün bir yerde konuşuyor. İkisini dün de, Salı günü de dinledik.  

Konuştukları ortam ne olursa olsun terörden bahsediyorlar ama, ağızlarından terörün sona ermesi için planlarını veya terörün ne zaman sona ereceğini duymadık. Onlar ise hep terörle mücadeleyi, düşmanlarımızın ve hainlerin kimler olduğunu söylüyorlar.

Konuşuyorlar da, “operasyon yapılan”, “sokağa çıkma yasağı konulan” ilçelerden haberler gelmeye devam ediyor. Dün sabahın ilk haberlerinden biri, Şırnak’ın İdil ilçesinde çatışmaların şiddetlendiği, kırsaldan ilçe merkezine “sızmaya çalışan PKK’lıların bombalandığı” idi.

Hedef ne olursa olsun, ülkenin bir birimine bomba yağdırmak zorunda kalan bir hükümet yetkilisinin hemen Meclis’e gelip görevini bırakması gerekir. Bizimkiler istifa etmeyi düşünmedikleri gibi, çocukça nedenler göstererek muhalefeti ve yabancı devletleri suçluyorlar.

Salı günü, “Suriye’nin bize terör ihraç ettiğini” öğrendik en yetkilisinden.

Bizdeki “terör”, son beş on yılda görülmüş bir şey değildir ki, Suriye bize ihraç etmiş olsun. 30 yıldan fazla zamandır terörle yaşıyoruz.

Bunlar kahvelerde bile konuşulamayacak laflardır.

Suriye bize terör ihraç etmiş! Bir siyasi olayın –mal veya değerin-  ihraç edilmesi söz konusu ise, ihraç etmek isteyen gibi onu “ithal etmek” isteyen de bulunmalı ki, alış-veriş gerçekleşsin.

Yani, eğer Suriye bize terör ihraç etmişse, Türkiye de terörü ithal etmiştir; sınırdan geçip gümrüğe(!) geldiğinde “kabule şayan” bulup içimize almışız; kazan kazan anlayışıyla, hangi taraf daha fazla satıcı veya alıcı olmuştur bilmiyoruz ama şunu biliyoruz:

İki taraf da, kazanacağını hesaplamıştır ama geldiğimiz noktada ikisi de kaybetmiştir!

Günümüzde taraflardan biri –Türkiye- bu alışverişten zararlı çıktığını anlamış görünmektedir; Suriye’nin ne düşündüğünü bilmiyoruz!

Yazdıklarım, doğruluğuna inandıklarım değildir. Suriye iç savaşından daha eski olan Türkiye'deki terör, başka toplumlardan gelecek veya taşınacak bir mal değildir.

40 yıl öncesinden örnek hatırlatayım, 1966 sonrasında Paris’te üniversite olayları başlamış, Fransayı bir iki yıl uğraştırmıştı.

Bizde, temeli insan hakları olan olaylar 1968’de önce üniversitelerde gelişti, çok geçmeden bazı çevreler başlayan olayların Paris’ten İstanbul ve Ankara’ya taşındığını iddia ettiler. Sanıldı ki, Türkiye’deki olaylar Paris’ten “özentidir”! 

Öğrencilerin ne dediği düşünülmeden ve anlaşılmadan; üniversitelerde kapıların tutulması, karşı öğrencilerin kavgaları, polise taş atılması devlet sorunu haline getirildi. 

Pariste olaylar 70’lere varmadan bitti; ama Türkiye’de 12 Mart 1971’e kadar ilk aktörleriyle sürdü, sonra da Türkiye 1980’e kadar taşındı.

Bahsettiğim öğrencilerin üniversite idaresini eleştirerek başlayan “1968 olayları” Paris'ten esinlenmiş bile değildi.

1968'de taşlı sopalı başlayıp, bomba, yangın ve adam kaçırmalarla süren ve 1980 faciasıyla biten olayların sorumluları, 1965’de yüzde 53 oy alan Adalet Partisi Lideri Demirel ve yüzde 27 oy alana İnönü ile 1973’te yüzde 33 oy alan Ecevit’tir.

Liderlerin adını saymak kolay, ama onlarla birlikte asıl sorumlular, o devrin milletvekilleri ve parti yöneticileridir.

Şimdi, dört yıldan beri, Türkiye, 1968’de başlayan yıkım sürecinden daha açık ve daha korkunç bir sona doğru koşuyor!

İpin ucunu kaçırmış liderlerin gözleri –değişik nedenlerle- hiçbir şeyi görmüyor olabilir; ama onca parti yöneticisi, yüzlerce milletvekili “niçin buradayım” diye hiç sormaz mı?