'Terörde başarı' hedefiyle nereye kadar?

Hedef, İmralı için sorunun çözülmesi iken, hükümet için 'terörle mücadele' ise işimiz çok zordur.

Öcalan ve Erdoğan’ın ‘hedef’ ve ‘gayret’ tanımları, yarın ve sonrasında nelerle karşılaşacağımızın ipuçlarını verebilir: Ahmet Türk ve Ayla Akat perşembe günü İmralı’ya gidip, Öcalan’la konuşup döndüler. Ertesi gün Diyarbakır’da BDP liderleriyle toplanıldı, ‘Önder’in resmi mesajı konuşulmuş olmalı. O gün akşam üzeri yolcu salonu kapısında Ahmet Türk; “Hedef, Kürt sorununun çözümü kapsamında silaha ihtiyaç duyulmayacak bir ortamın yaratılmasıdır” dedi ve Ankara uçağına bindi. Sayın Ahmet Türk, gençliğinde de çok konuşan bir kişi değildi, bu kez havaalanında daha da ihtiyatlıydı.

Öcalan, ‘silaha gerek duyulmayacak bir ortam’ yaratılmadan diğer hususların görüşülemeyeceğine inanıyordu, belki de parmaklar tetikteyken görüşme yapılamayacağını kabul etmişti! Herhalde Öcalan, hükümetin dilinde bu ortamın, ‘terörle mücadelede başarılı olmak’ diye anlatıldığını biliyordu.

Nitekim, dün Afrika gezisine çıkarken Başbakan, “Bütün gayretimiz, terörle mücadelede başarılı olabilmek, huzur ve refahı tam manasıyla ülkemizin dört bir köşesine getirebilmektir” dedi.

‘Silaha ihtiyaç duyulmayacak bir ortam’ ile ‘terörle mücadelede başarılı olmak’ hedeflerinin aynı şey olduğu söylenemeyeceği açık, hatta fark sadece üslupta da değil!

İmralı’nın tanımında hedeften sonraki görüşmeler önemli sayılmış görünürken Başbakan’ın tanımındaysa, ‘bütün yurda huzur ve refahın getirilmesi’ önemli görülüyor.

İmralı ile ‘devlet mekanizmalarını çalıştıranlar’ nerede buluşmuş olabilirler? Anlayamadığımı belirtmeliyim.
Eğer ‘devletin istihbarat birimleri’ ile Öcalan, görülen farkın siyaseten bir süre korunmasını kararlaştırmışlar da iki taraf yol haritasında anlaşmışsa mesele yok. Ancak böyle değil de İmralı için hedef Kürt meselesinin siyasal, sosyal ve ekonomik yanlarıyla çözülmesi iken hükümet, “Hedef terörle mücadelede başarıdır, sonrası devletin işidir” diyorsa, işimiz çok zordur.

Başbakan “Her şeyi sizinle paylaşamam, bunların birçoğunu uygulamada görürsünüz” dedikten sonra ekledi: “Paylaşılmaz ama uygulanır!” 

Doğru olan budur, bu işte, uygulamadan önce söylemenin değeri ve gereği yoktur. Başbakan uygulamadan önce ‘paylaşılmaz’ sözünü, hayrettir kendisi çürüttü; af söylentilerine değinerek “Ak Parti iktidarında böyle bir şey olamaz” dedi! Hani paylaşılmaz, uygulanırdı?

“Ak Parti iktidarında böyle bir şey olamaz” sözünün geçerliği savunulamaz. Birlikte işleri sıraya koyarsınız, o sıra içinde yürünür, herkes bilir ve kabul eder ki af sırası gelince yapılacaktır, o durum başka! Yoksa 30 yılın olayları içinde, eylemleri ve ifade özgürlüğüne aykırı sözleri için binlerce insan içerdeyken dışardakiler özgür sayılabilir mi? Hangi ihtiyaçla söylenirse söylensin, bu söz tekrarlandıkça, bir kesim insan şartlanacak, sabit fikre sahip insan çoğaldıkça, çözüm için çok ciddi bir engel oluşacaktır. Sonuçta Kürt meselesi çözülemeyecek veya zaman izin verirse ertelenecektir!

Kürt meselesi, Kürtlerin meselesi olmaktan çoktan çıkmıştır. Kürtler söylemesin; gençliğinden beri siyaseti yakından izleyen 80 yaşına gelmiş bir Türk olarak ben söylüyorum; hiçbir sorunumuzu Kürt meselesinin dışına çıkaramayız, çıkarmadan hiçbir meselemizi çözemeyiz, çözemeyeceğiz!

Bunları, ‘Türk’ kelimesini ‘tenzili rütbeye uğratmak için’ yazmıyorum, tam tersine, Türklerin onurunun, yüksek bir mertebede tutulmasını sağlamaya çalışıyorum.

Onur, diğerinden alınarak sahip olunan bir değer değildir. Herkesin onuru birlikte yüksek olabilir, onurlu insanın azalması ya da onurlu yaşamanın zorlaşması, bütün insanlığa zarar verir. Bu nedenle Kürtlerin onurlarının korunmasını isteyen Türkler, gerçekte kendi onurlarını yüceltmektedirler; onlara haklarını vermekte zorlananlar da kendi onurlarını tartışmaya sunmaktadırlar.

Kürtlerin yönetime katılma, kültürel ve siyasal haklarını vermek, Kürtlere bir hak ihsan etmek değildir; bütünüyle Türkiye’nin maddi ve manevi büyümesini, insanının yücelmesini sağlamaktır; tersi onurumuzu rahatsız etmektedir.