Yapay düşmanla savaş siyaseti

Yarattığı düşmanla savaşarak gücünü arttıran liderlerin halklarına sunacakları sonuç; fakirlik, itibarsızlık, esirliktir!

Ankara’daki bomba olayı hakkında konuşup yazarken hep terör deyimini kullandık.

Eğer üç aydır yaşadığımız olayları “terör sorunu” olarak tanımlar, bütün gücümüzü, aklımızı, vaktimizi kullanıp asıl sorunu öğrenip onu çözmeye başlamaz isek, terörden kurtulamayız.

Terör kapanına yakalanmış bir devletin, gücünü arttırmak bir yana, gücünü aynı düzeyde tutması olası değildir, gücü günden güne tükenir. Okuyucularımdan özür dilerim; utancımdan, bu gidişle nereye varacağımız yerin adını yazamıyorum.

Bu kanımı yazıp duruyorum; ne anlatmak istediğimi bir kez daha yazacağım:

Önce çözüm sürecinin ne zaman başladığını ve hedefinin ne olduğunu hatırlayalım:

Çözüm süreci, 2012 yılında hükümet, Öcalan ve HDP milletvekillerinin görüşmeleriyle oluşturdukları tarihi bir uzlaşmanın adıdır.

İmralı'daki görüşmelere katılan Ahmet Türk, bu uzlaşmanın hedefini 3 Ocak 2013’de şu cümleyle açıklamıştı:

“Hedef  Kürt sorununun çözümü kapsamında silaha ihtiyaç duyulmayacak bir ortamın yaratılmasıdır.” (04.01.2013 gazeteler)

Bu hedef, 21 Mart Nevroz konuşmasında Öcalan tarafından aynı anlamda teyit edilmiştir.  

Geçen sürede; Hükümet Başkanı Erdoğan, arada bir çözüm sürecinin adını anmış, hep “terör”den, iş makinelerinin yakılması gibi bazı olaylardan bahsetmiştir. Ona karşı HDP, PKK ve bazı Kürt grupları sözcüleri zaman zaman çözüm sürecinin uygulamasından yakınmışlardır.

Bu tarihten sonra geçen iki buçuk yıl içinde, KCK ve PKK’ya atfedilen terör olayı haberi okunmadı; açıca Haziran 2015’e kadar “analar  ağlamadı”.

Başbakan Erdoğan 30 Ekim 2013’de “Demokratikleşme Paketi”ni açıkladı. O tarihten sonra ciddi bir demokratik adım atılmadı. 

Geçen 28 Şubat’ta, Başbakan Yardımcısı, Ak Parti Grup Başkan Vekili, bir bakan, bir müsteşar ve HDP milletvekillerinin katılımıyla Dolmabahçe Mutabakatı açıklandı. Bir ay geçmeden Erdoğan mutabakatı kabul etmediğini; 17 Temmuzda da bütünüyle reddettiğini açıkladı.

Bazı aşamalarına kısaca değindiğim Çözüm Süreci, fiilen 7 Haziran sonrasında tek taraflı olarak “buz dolabına” kondu. 

Kandil, seçimden sonra “çatışmasızlık döneminin askıya alındığını” açıkladı.

Çözüm sürecinin mahiyetini ve sonuçlarını anlamak için, ayrıntılı kronolojiyi okumalıyız.

Bütün süreci değerlendirmek için değilse de, bu günlerde yaşadığımız olayların anlaşılması için son iki hafta içinde söylenmiş ve yazılmış iki görüşü hatırlatmak istiyorum:   

İlk görüş, Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın Meclis açış konuşmasından:

“Çözüm sürecinde, nihai aşama olarak silahların bırakılması gerekiyordu. 7 Haziran sonrasında terör örgütü saldırılarına yeniden girişti. … Bu örgüt, ülkemiz ve milletimiz için tehdit olmaktan çıkartılana, silahlar gömülüp üzerine beton dökülene kadar bu mücadele sürecektir. Bakın, silahların susması demiyorum, silahların bırakılması ve üzerlerine de betonların dökülmesinden bahsediyoruz.” (01.10.2015, TBMM)

İkinci görüş, "Huzur ve İstikrarla Türkiye'nin Yol Haritası” başlıklı Ak Parti’nin “1 Kasım 2015 Genel Seçimleri Seçim Beyannamesi’nden alınmıştır:

 “Çözüm süreci, eski Turkiye’nin anti-demokratik uygulamalarının bir daha tekerrür etmemesinin garantisi; … tüm ülkemizin refah surecidir. 2013’de verdiği sözleri tutmayan, tam anlamıyla bir eylemsizlik yerine her türlü baskı, şiddet ve illegaliteye başvuran örgüt, ‘silah bırakma’ taahhüdüne direnç göstermiştir. Çözüm sürecini varlığına tehdit gören örgüt yeniden terör eylemlerine başlamıştır. Hukuk ve kardeşlik tam anlamıyla tesis edilinceye kadar da çözüm süreci anlayışımızı korumaya devam edeceğiz.” (04.10.2015, Ak Parti Seçim Beyannamesi)

Sayın Erdoğan’ın ve Ak Parti’nin aynı günlerde belgelenen yukardaki görüşleri birbirinden çok farklıdır.

Sayın Erdoğan, “silahlar gömülüp üzerine beton dökülene kadar bu mücadele sürecektir” derken Ak Parti, “Hukuk ve kardeşlik tam anlamıyla tesis edilinceye kadar Çözüm Süreci anlayışımızı korumaya devam edeceğiz” görüşündedir.

Bu farklı görüşlerden ilkini beğenen güvenlik güçleri, “silahlar gömülüp üzerine beton dökülene kadar devam” politikasını uygulamaktadır.

Gerçekte, Sayın Erdoğan’ın söylediği ve Ak Parti Beyannamesi’nde yazılı iki hedefin ikisi de, çözüm sürecinin hedefi olan “silaha ihtiyaç duyulmayacak bir ortam yaratma” hedefinden çok farklı olarak, “silahla birlikte yaşam sağlanabilir” kabulüne dayanmaktadır.

Cumhurbaşkanlığı, Ak Parti ve Kürt hareketinin biri, “birlikte yaşam silahla sağlanabilir” görüşüne sahipse, silahlı mücadele sürecektir; silahlı mücadele sürdükçe de  toplumda huzur ve can ve mal güvenliği sağlanamayacaktır.

Benim bildiğim kadar, hiçbir ülkede silah kullanarak huzur sağlanamadı, nihayet görüşmeler başladı, masa bir iki kez yıkıldı, tekrar görüşmeye başlandı…

Ancak, Sayın Erdoğan’ın bu politikayı niçin belirlediğini görmezden gelemeyiz. O, 2007’den beri, kendine ve partisine  karşı “yapay düşman” yaratıp, o düşmana karşı mücadele ederek seçim kazanmış, siyasal güç sağlamıştır.

Yarattığı düşmanla savaşarak gücünü arttıran liderlerin halklarına sunacakları sonuç fakirlik, itibarsızlık, esirliktir!