Yargı iyiye gidecek mi!

Adem Sözüer'in mutluluk veren özlü konuşmasını okumamızı sağladığı için Radikal'e ve Ezgi Başaran'a teşekkürler.

Yargıya baskı ve müdahalenin giderek arttığı yaygın bir iddiadır. Silivri davalarının hükümetin, hatta bizzat Başbakan’ın takibi ve kararıyla yürütüldüğüne içtenlikle inanan, okuryazar insanlar vardır bu memlekette.

Yargının başındaki Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) hükümetten emir aldığından hiç şüphe etmeyen yüksek bürokrat, öğretim üyesi ve yazarlar çoktur.

Hükümet yargı ilişkisinde hukuksuzluk iddiasını ileri sürenler, yargının zaaflarından arındırılması ihtiyaç ve gereğini bilenlerden çok fazladır.

Genel sözlerle özetlenen hukuksuzluk iddialarının kanıtları gösterilme gereği duyulmamaktadır. Siyasal eğilimlerin veya iddianamelerdeki mübalağaların payını anlıyorum da bu kadar ileri gitmeyi anlamıyorum.

Haklı haksız iddialar, adliyemizin yargı kültürü, bilgi birikimi ve yönetim tekniklerindeki eksiklikten doğmaktadır.

Örneğin, yükseköğretim kurumlarımızdaki hatalar ve zaaflarla yargımızınkiler arasında belirgin bir fark olmadığı unutulmaktadır. Yargı gibi dışımızdaki alanlardaki sorunları değerlendirirken kendi mesleğimizdeki eksikleri ve sorunları hatırlamalıyız!

Sabah karanlığında kapılar kırılarak arama ve toplu tutuklama yapıldığı günlerde Ezgi Başaran’ın, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Adem Sözüer ile söyleşisi Radikal’de yayımlandı.

Pazartesi günkü söyleşi çok öğreticiydi. Yargımızın önemli zaaflarını akıllıca toplayan Ezgi’nin sorularını, Sayın Sözüer güven veren üslubuyla cevaplamış.

Bu söyleşiden seçtiğim cümleleri, tamamını okumamış okuyucularıma ve Adalet Komisyonumuzun üyelerine sunuyorum:

“Cumhuriyet kurulduğundan beri İstiklal Mahkemeleri, Yassıada Mahkemeleri, 12 Mart Mahkemeleri… Nesiller ‘Böyle de yargılama yapılırmış’ diye yetişti. Son nesil de 12 Eylül yargılamalarıyla. Yani, Türkiye’deki hiçbir hâkim ve savcı normal ortamda yetişmedi”.

“Kişilerin evlerine sabaha karşı girmek, kapıyı kırmak, hem hukuka hem de usule aykırıdır. Biz çok baskınlar görmüştük. İnsanların evlerine polis köpekleriyle girildiği, yataklarından zorla alındığı dönemleri biliriz. İşte bu olağan dışılıklar bitsin diye yeni Ceza Muhakemesi Kanunu yapılmıştı. Son bulmadıysa sorun kanunlarda değil, başka yerde; bazı alışkanlıkların devam etmesinde. Yeni kanuna göre hâkim kararı olmadan arama yapamazsınız”.

“Eğer kişi şiddete bulaşmadıysa, yeri yurdu belli bir kişiyi tutuklamanın anlamı yok. Türkiye’deki tutuklamaların yüzde 99’u hukuka aykırıdır. Bu gidişata dur demek istiyorsanız ve hukukçuların kanunları doğru uygulamasını sağlayamıyorsanız, ‘Salt örgüt üyeliği nedeniyle tutuklama yapılamaz’ (maddesini yazarsınız), bu tek maddeyle Türkiye’de binlerce insan serbest kalır.

Bunu engelleyecek kişi savcıdır, mahkemedir, Yargıtay’dır, HSYK’dır. Şu ana kadar bu kurumların hiçbiri kolluğa dönüp ‘Burada örgütlü suç olmamasına rağmen siz bu soruşturmayı niye böyle yaptınız’ demedi”.

“Zaten terörist tanımı ceza hukukuna tecavüz eden bir kavramdır çünkü içeriği belirgin değildir”.

“Bir toplumda bu kadar çok örgüt davasının olması bir anormalliğin göstergesi, bu anormalliği kanunu değiştirerek çözemezsiniz”.

“Terörizmin finansmanı diye bir kanun yapılmaya çalışılıyor. Bu kanunun yapılması için dünyadaki büyük güçler Türkiye’ye baskı kuruyor. Sonucu son derece vahim olabilir. Önümüzdeki perşembe günü Adalet Komisyonu’nda görüşülecek. Tüm parlamentonun buna dur demesi lazım”.

Prof. Dr. Sözüer’in söyledikleri, yargımızın, gerçekte demokrasimizin temel ihtiyaçlarıdır. AB’nin bu döneminde açılacağı söylenen 14 maddelik eylem planı ve bir türlü bakanlar kurulundan geçemeyen ‘Dördüncü yargı paketi’ yasa tasarısı haberleriyle Başaran’ın söyleşisi, aynı günlerde yayımlandı. Bu haberler gerçekleşirse yargıda gerçek evrim başlar.

Yargı kültürümüzde evrimi hızlandıracak bu adımları, merak ve tereddütle ama sabırsızlık ve umutla bekliyorum.